Header Ads

Bir nefs-i nihayetin hikayesi

İntihar; nefs-i müdafaadır! Sevgili okur. Ve ancak bütün umutların tükenmişse, özgür hissedersin. En son yol olarak uygulanması; her ademoğlunun yaşantısına olan borcudur velakin. Bu yola baş koymuş, nefs-i müdafaa etmenin bir başka yolunu bulamamış biri vardı ki diyar diyarlar içinde; derdinden çektiği ah; yatağında uyuyan sağır sultanı “-Hele bu ah-ı kim çekti?” diye zııplatmış, yüklü kadınların kulağına ulaştığında onları üzüntüye zerk ederek karınlarındaki sabileri düşürmelerine sebep olmuş, cümle toprakta heyecanla filiz verecek çiçekleri soldurmuştu.

Ah-ı o kadar kuvvetli olan adama derdini sormak kimsenin gözü kesmemiş olacak ki bir o yana bir bu yana yata yata berdüşvari salınan o fakir; halk arasında, loncalarda, ve cümle inananlar arasında nefs-i nihayet adını almıştı. İşte bu fakirin derdini yalnız rabb-i bilir ki o da -kara büyü-dür.
Teberistan’da yaşayan adı Meryem, yüzü ak, kalbi kara bir kadının kızına kalbinin tüm iplerini teslim etmiş bu Nefs-i nihayet; ilk gördüğü andan itibaren sıtmalı gibi titriyerek, ecel terleri dökerek adı “aşk” olan lisanı konuşmaya gönüllü olmuştu. Anasının yardımıyla elinde kabirlerden topladığı beleş çiçeklerle kapılar aşındırılmış, tokmaklar eskitilmiş, çarıklar gele gide delinmiş ancak Nuh’a adıyla hitab eden bu deli kız anası ikna edilememişti.
Hatta ve hatta bu kadın; kızının kaçırılmaması için horozlar uyurken yedi düvelde adı duyulmuş bir büyücüye başvurmuştu. Bu büyücü kadının adı düvellerce uzaklarda bile Valide-i Cabbar diye bilinir ki -her ademoğluna hitap edilirken oğlu kızı diye hitabetmek usül-ü muaşeretten iken- bu hanıma oğlunun adıyla seslenmeleri boş değildir sevgili okur. Kimi köy; bu çocuğun otuziki dişiyle doğduğunu, kimi köy bu sabinin senesini doldurduğunda tüm kutsal kitapları ezberden okuduğunu , kimi köy anasının karnından çıktığı an; ilk sütünü emerken besmele çektiğini rivayet ederdi.
Anası olacak kadına gelince; hayat yoldaşını, zeytin ağacından düşmek suretiyle kaybeden bu dul; ömrünü çocuğuna adamıştı. Borç toparlama peşinde gündelik işçi olarak cümle tarla bağ, bahçede çalışan rahmetli kocasının ömrü; hanımını üç aylık gebeyken görmeye yetti sadece. Pamuk, zeytin ve üzüm seralarına çağrılan, ilk ikisine koşarak en sonuncu işe ayak sürüyerek giden bu talihsiz namzet; üzümden elde edilecek ab-ı haramın kendi ellerinden çıktığını düşünerek kahrolurdu. En büyük tövbekarlar; sevgili okur en büyük günahkarlardan çıkar. Ağzında tövbe duasıyla toplaya toplaya günü bitirir, çehresi sinirden kıpkırmızı kesene kadar çalışır, doğacak oğlunu düşünerek sabrederdi. Doğan çocuğun zeytin şehidi olmasından mıdır bilinmez, zeytin gibi etine dolgun, yağı gibi billur, iri bir oğlan çocuğu hasıl oldu bu ademoğlundan. Doğduğunda hayırlamaya gelenlere ikram edilecek kaynar; kazanlarla kaynatılmış ancak yine de yetiştirilememişti. Göbeğini kesen kırk yıllık topal ebe koca bulunca bu fakir haneye bir geçim kapısı göründü. Uzak diyarlardan bu oğlanın küçük abdestine talip olan; nice evde kalmış kız kurusu, nice kısmeti bağlı hatunlar, nice kaynana dırdırından helak olmuş zavallı geldi ki sayısını kimse bilmez. Rivayet öyle aldı yürüdü ki odun sobasından gayrı bir eşyası bulunmayan bu fakirhane gelen adaklarla geçinmek söyle dursun zenginliğe adım atar hale geldi. Anası da kendini geliştirdi hakkını yememek lazım. Yine köylerden birinden gelen hoca efendinin aktardığına göre cümle şifayı terkibinde bulunduran nice şişe dolusu eliksir, karışım ve posyon ikindi ezanından sonra bu sabi tarafından anasının kulağına fısıldanır da öyle ortaya çıkarılır diye biliniyordu.
İşte bu Valide-i Cabbar’a giden Meryem adlı ceberut ve insafsız kadının gelişi bir gün önce istiareye yatan bu sabi tarafından bilinmişti. Meryem adlı kadının kalbinin kötülüğü yüz adım öteden de anlaşılıyordu istiareye yatmadan da ancak Cabbar’ın en sevdiği uyku kuşluk zamanı tertemiz çarşaflarda sabun kokusuyla başlayıp anasının soba üstünde kızarttığı ekmeklerin kokusuyla biten bu şeker uykuydu. İki işi bir arada yaparak zamandan kazanıyor hem de ekmekler kızarmadan uyanmış oluyordu Cabbar. Anasının kulağına bir tertip fısıldadı bu hazret. Tertip üç farklı sudan oluşuyordu. Anası bu tertibin muvaffakiyete ulaşabileceğine ihtimal vermemiş olsa da bunu paylaşmadı. Ab-ı Şor (Gözyaşı;), Ab-ı haram (şarap), Ab-ı hufte (durgun su) bulması gerektiği söylendi müstakbel damadının kötülüğünü isteyen bu kadına. Bu kadar basit bir tertibin çetin tarafıysa daha sonradan anlaşıldı. Ab-ı Şor (gözyaşı;); daha önce hiç ağlamamış birinin gözyaşlarını içermeliydi, Ab-ı haram (şarap) içildiğinde sarhoş etmeyen bir şarabtan oluşmalıydı ve terkibin en zor kısmı Ab-ı hufte (durgun su) içildiğinde susuzluk götürmeyen bir sudan hasıl olmalıydı.
Meryem –adı batsın- inatçıydı. Kıyıda köşede kalmış cümle çıkınını açtı, testilerini toprağa atıp kırdı. Ortaya saçılan çil altınların bir kısmıyla davulcu tuttu. Cümle aleme gerekli olan listeyi okutturup buldurmaya çalıştı. Ancak fermanı dinleyen herkesleri bir gülme almaktaydı. Halk arasında Meryem’in aklını yitirdiğine kanaat getirildi en sonunda. Kızının kaçırılmasına ramak kalmıştı.

1 yorum:

  1. Serkan12:02 ÖS

    Elelrine sağlık çok güzel devamını bekliyorum.

    YanıtlaSil

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.