Header Ads

SS Laurentic Tarihin En Büyük Altın Batığı



Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu, harbin ağır sanayi ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmeye başladığından, Amerika'dan yardım almak üzere anlaşma yapmıştı. Yardım malzemesinin karşılığı hazineden altın olarak ödenmekteydi. Altınların nakli ise İngilizler'e ait bir husus olarak tespit edilmişti. İşte, Laurentic bu serveti taşımakla görevlendirilmişti.

Laurentic

SİSLERLE örtülü bir İngiliz limanından, şafakla beraber büyük bir yolcu gemisi palamarlarım fora ederek yola çıkmıştı. Fakat gemide bir tek yolcu dahi voktu! Gemi zabitan ve mürettebatı âdeta gürültü yapmamak için konuşmaktan dahi çekinir gibiydiler... Böylece gemi mendireğe doğru ağır ağır yaklaştı. Mendirek feneri yanıp sönüyor, liman ağzındaki sis ihbar çanı, tiz çınlayışlarını durmadan tekrarlıyordu...



Yolcu gemisi bu çanlı şamandırayı bordalamıştı. Geminin baş tarafında «Laurentic» yazısı bulunuyordu.


O sırada Laurentic'in yanından geçen bir römorkördeki makinist, çımacıya:

— Laurentic ha! Bu havada nereye dersin? diye sordu.

Çımacı da yarı alay, yarı ağızla :

— Balina avına, diye mırıldandı.



Laurentic arkasında hafif kabaran dalgalar, köpüklü izler bırakarak açık denize doğru uzaklaştı. Mevsim kış sonu, sene 1917 idi. Birinci Dünya Harbi bütün korkunçluğu ile devam ediyor, yakıyor ve yıkıyordu. «White Star» şirketine ait 15 000 tonluk «Laurentic» adlı yolcu gemisi, seferberlik sebebiyle İngiliz hükümeti tarafından el konulmuş yüzlerce gemiden biri olmuş ve İngiliz Bahriye Nezareti olan Ad miralty, gemiyi teslim aldıktan sonra kısmen tadil ederek toplarla teçhiz etmişti.

Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu, harbin ağır sanayi ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmeye başladığından, Amerika'dan yardım almak üzere anlaşma yapmıştı. Yardım malzemesinin karşılığı hazineden altın olarak ödenmekteydi. Altınların nakli ise İngilizler'e ait bir husus olarak tespit edilmişti. İşte, Laurentic bu serveti taşımakla görevlendirilmişti.
Dünyada en çok altının bir seferde stok edildiği ve deniz yoluyla nakledildiği bu olay «Laurentic Seferi» diye anılır. Hakikaten Laurentic, bu gizli görev için ihtimamla ve azamî gizliliğe riayet edilerek Liverpool limanına getirilmiş ve şüphe uyandırmamak için altın blokları, üzerlerinde muhtelif gıda maddesi etiketleri bulunan sandıklar halinde gemiye yerleştirilmişti.

Gemi, yükünü Kanada sahillerinde Nova Scotia eyaletinin Halifax limanına götürmekteydi. Sisler hafiflemiş, rüyet düzelmişti. Deniz ölü dalgalara rağmen, sakin görünmekteydi. Süvari köprüde ufuklara bakıyor ve dalgın dalgın geziniyordu. Fakat bütün sükûnetine rağmen, piposunu yerli yersiz temizlemesi, onun sıkıntı içinde olduğunu göstermekteydi.

Laurentic, herhangi bir şüpheyi celbetmesin diye tek başına yola çıkarılmıştı.
Eğer İrlanda'yı kuzeyden aşabilirse, kuzeye doğru daha fazla yükselecek ve böylece düşmanın ulaşma ihtimali çok zayıf olan sulardan geçerek, Kanada'ya ulaşacaktı.

Tarihin en büyük altın batığı SS Laurentic

Gemi, sessizlik içinde yoluna devam ediyor ve hayat aynı monotonlukla geçip gidiyordu. Hesaplara göre İrlanda sahilleri, kısa bir müddet sonra görülecekti. Fakat bu hiç bir zaman olamadı. Koca gemi, büyük bir infilâk ile sarsıldığında, akşam karanlığı çökmek üzereydi.

Gök birden kızıl alevler ve su sütunlarıyla kaplandı. Sonra deniz sağanakları, büyük dalgalar halinde geminin üzerine çöküverdi. Yerlere serilenler, şaşkınlık içinde kendilerini toparlamaya çalışırken, yaralananların, enkaz altında kalanların çığlık ve inleyişleri feci bir manzara yaratıyordu. Zaten gemide o kadar az kişi hayatta kalmıştı ki...


Laurentic süratle battı. İskele tarafından bir Alman mayınına çarpmış ve muazzam yara almıştı. Hayatta kalanlar, ambarlara, bölmelere dolan suları asla yenemediler. Herkes ancak canlarını kurtarmak için çok az bir zaman kaldığını biliyordu. Onların bir kısmı da gemiyle kayboldu...

 Gece karanlığı göğü kaplamıştı artık. 15 000 tonluk bu dev gemi, sol tarafına gittikçe artan bir meyille yatıyor ve engin denizde kayboluyordu. Yalnız telsiz memuru bu facia anında, süvarinin kendisine söylediklerini durmadan tekrarlamış, geminin yerini bildirmiş ve imdat istemişti. Bu sayededir ki, sonradan batık bulunabildi.

 Nihayet yolcu gemisi, büyük hava kabarcıkları ve anaforlar yaparak 47 metre derinliğe gömüldü. Battığı yerde sayısız tahta eşya, can simitleri ve devrilmiş fi-

 Flikalar yüzüyordu. Laurentic'le beraber 200 kişi de hayatlarını kaybettiler. Facia, maddeten ve manen İngiltere için çok ağır bir darbeydi. Admiralty yüksek makamları ağır suallere muhatap kaldı.

 Öte yandan hükümet, harp ihtiyaçlarının karşılanması için, muhtaç olduğu altın bloklarının bulunmasını şiddetle talep ediyordu.

 Londra'da bu sinirli hava devam ederken, meşhur İngiliz dalgıç ve kurtarma subaylarından Albay G. C. Demant, bu hazinenin kurtarılmasına memur edildi.

 Hazırlıklar tamamlandığında Albay Demant, büyük bir ekip ve teçhizatla yola çıktı ve vaka mahalline vardı. En büyük tehlike, gelişigüzel dökülmüş Alman mayınları idi. Dalgıçlann, Laurentic'in uğradığı akıbete duçar olmaları işten bile değildi. Her şeye rağmen çalışmalar süratle ilerledi ve geminin enkazı bulundu.
 Albay Demant, geminin dört tarafına demir attırarak, tam Laurentic'in üzerinde dalgıç gemisini tespit etti. İlk dalgıç hazırlanmış ve iskandil halatından inerek, derinliklerde kaybolmuştu. Telefondaki nöbetçi tayfa, dalgıcın söylediklerini tek-rariarken, Ait>ay Demant herkes gibi derin bir heyecan içinde, geçen saniyeleri sayıyordu. Herkesin gözü derinlik göster-gesmdeydi. İbre yavaş yavaş yükseliyor, dalgıcın indiği derinliği gösteriyordu.. Yardımcılardan biri dayanamayıp yüksek sesle: «60 kadem oldu» diye söylendi.

 KURTARMA ÇALIŞMALARI

 Nihayet telefonda boğuk bir ses duyuldu:
 :
 — Geminin üzerindeyim. Gemi tam ayaklarımın altında.

 Okyanus dalgaları, met ve cezir akıntıları, geminin battığı yere büyük tesir yapıyordu. Dalgıç:

 — Hayret, diye bağırdı! Burada çok kuvvetli akıntı var. Gemi 60 derece iskeleye yatık... Güvertede yürümek değil, durmak mümkün değil!

 Netekim bütün dalgıçlar güvertede ancak sürünerek ilerleyebildiler. Etraf tehlikeli enkazla doluydu. Ayrıca gemi batarken, mürettebatın denize indirmeye çalıştıkları filikaların palangaları suyun içinde durmadan sallanıyor, daireler çiziyordu. Bunlardan biri dalgıcın başlık camının Önünden süratle geçmiş, dalgıç büyük bir tehlikeden kıl payı kurtulmuştu. Nihayet dalgıç, hazinenin istif edildiği ikinci mevki bagaj koridoru önüne kadar gelebilmişti. Lâkin burası devrilmiş, dağılmış pek çok malzeme ve eşya ile örtülmüş durumdaydı. Bütün gayretlere rağmen, daha ileri gitmek mümkün olamadı. Albay Demant, dalgıcı yukarı çağırdı ve ikinci dalgıç hazırlanmaya başladı.

 Albay Demant, koridoru temizleyebilmek için infilâk maddesi kullanmaya karar vermişti. Küçük pamuk barutu kalıpları Albayın isteğini en iyi şekilde yerine getirdiler. Peş peşe iki infilâk duyuldu ve dalgıç tekrar aşağı indiğinde koridorun açıldığını ve birkaç saç levhanın alınması gerektiğini bildirdi. Bu enkaz yukarıdan indirilen tel halatla oradan uzaklaştırıldı. Dalgıç artık önünü görebilmek için su altı reflektörünü kullanmaya başlamıştı. Dar bir koridor içinde meyilli yürümek, daha doğrusu sürünmek oldukça maharet isteyen bir işti.

 Geçmek bilmeyen saniyeler, dakikalardan sonra, dalgıç:

 — Demir parmaklıklı bir kapıya geldim,demişti.

 Bu kapının açılması için gene pamuk barutu icap etti. Baş dalgıçlardan E. C. Miller, maharetini burada da gösterdi ve kapının menteşelerine yerleştirilen barut kalıpları ile kapı kolaylıkla yerinden çıkarıldı. Miller, biraz daha ilerleyerek birbirinin üzerine yığılmış sandıklarla karşılaşınca: «Altınlar, hey! Altınlara bak!» diye bağırmaktan kendini alamadı

 Her sandık 250 000 lira kıymetinde altınla doluydu. Miller, bir tanesini yerinden oynatmaya çalıştı. Su içinde daha da hafiflemiş olmasına rağmen, yetmiş kilogram ağırlığındaki sandığı birçok dar koridorlardan, köşelerden geçirerek yukarı doğru taşıması büyük bir enerji sarfına bağlıydı.

 Buna rağmen Miller, o akşam bir, ertesi gün üç sandığı yukarıya göndermeyi başardı. Aslında iki günde yapılabilecek olan işler, böylece denizler sebebiyle on beş günde bitirebilmişti. Albay Demant gibi herkes ümitli ve sevinçliydi. Zira birkaç hafta sonra bu muazzam hazinenin tekrar Merkez Bankası kasalarına dönmemesi için hiç bir sebep yoktu. Lâkin herkes gibi Albay Demant'a da tabiat büyük bir oyun oynayacak ve bu iş tam yedi sene uzayacaktı.

 Sıra dördüncü sandığa geldiği zaman, hava bozmaya ve rüzgâr denizi kabartmaya başlamıştı. Bir hafta müddetle deniz azdı ve şiddetli bir hava esti. Günlerce fırtına ile mücadele edildi. Bu müddet zarfında Laurentic'ten koptuğu anlaşılan enkaz parçaları, satha yükseldi ve sahillere sürüklenerek, kıyıları doldurdu. Bu, batık gemide büyük değişikliklerin olduğunu gösteriyordu.

 Hava biraz durulunca, bir hayli bozulan şamandıralar düzeltildikten sonra, dalışlara tekrar başlandı. Hazinenin bulunduğu kısmın girişi enkazla örtülmüştü. Burası yeniden temizlendi. Dikkate değer bir husus, dalgıç aynı yerde çalıştığı halde, derinlik göstergesinin 103 kademi göstermekte oluşu idi. Demek ki, gemi fırtına sebebiyle çökmüştü. Aynca eskiden koridor içinde yürünebildiği halde, şimdi diz çökerek ilerlenebilmekteydi. Koridorun yeniden pek çok malzeme ve eşya ile tıkanmış olması, ümitleri bir anda yok etti. Fakat her ne pahasına olursa olsun, hazineye ulaşılacaktı! Netekim patlayıcı maddeler kullanılarak yol açılmaya çalışıldı ve 120 kadem derinlikte kasa dairesi meydana çıkarıldı.

 HAZİNE KAYBOLMUŞTU


 Başdalgıç E. C. Miller, kasa dairesini görünce sevinmişti. Fakat bu sevinci çok kısa sürdü. Su altı reflektörü ile daireyi taradı, tekrar taradı... Nafile, her taraf bomboştu! Dalgıç Miller, yalnız bir şeyi fark etti. İskele taraf tabanında büyük bir çökme mevcuttu. Anlaşıldığına göre, sandıklar buradan kayarak daha derinlere gitmiş ve dağılmışlardı. Artık hiç bir şey yapılamazdı. Zaten giriş çok tehlikeli idi ve terk edilmesi gerekiyordu. Dalgıçlar, dar geçitlerden geçerlerken, geminin âdeta inler gibi çatırdadığmı, saçların ayrılır gibi tiz sesler çıkardığını işitmekteydiler.

 Hazinenin yuvarlandığı mahalle ulaşmak için, etrafı tıkayan mezbelelikleri teker teker temizlemek yerine, dikine delik açmaya karar verildi ve enkaz levha levha kaldırılmaya başlandı.

 Patlayıcı maddelerle kurtulan parçalar, yukarı alınıyor ve açığa götürülerek tekrar denize atılıyordu.

 Bir gün dalgıçlardan Blachford, bir kenarından kaldırılmış büyük bir saç levhanın altına TNT yerleştirmekle meşguldü. Bu esnada feci bir olay oldu ve saç levha, bağlı olduğu çelik telden kurtularak bütün ağırlığı ile dalgıcın üzerine çöktü. Herkes şaşkınlık içindeydi. Blach-ford'un telefonda duyulan sesi çok hafifti: «Hava, hava» diye tekrarlıyordu... Kendisine verilen hava tazyiki arttırılırken, bir başka dalgıç, Clear giydiriliyor ve dalışa başlıyordu. Blachford ise durmadan «Daha fazla hava» diye bağırmaktaydı. Eğer verilen hava tazyiki, onun istediği gibi arttırılacak olursa, elbisesi patlayabilir ve feci şekilde ölürdü. Albay Demant her şeye rağmen tazyiki arttırmadı...

 Clear, yeni bir çelik teli aşağıya götürdü ve levhayı tekrar askıya aldı. Sonra Bloch-ford'un hortumuna tutunarak, ona ulaş-

 tı. Arkadaşı iyi durumdaydı. Elbisesi tulum gibi şişmiş ve onu kıpırdayamaz hale getirmişti. Hava musluğunu kapatıp, onu kurtardı.


 ALTINLAR BULUNUYOR


 Bu sıralarda Alman mayın gemileri civar sularda devamlı hareket halindeydiler ve Müttefiklerin deniz yollarını felce uğratmak için muazzam miktarda mayın döküyorlardı. Mayınları temizlemek de İngiliz gemilerine düşüyordu. Bir gün bir İngiliz mayın arama - tarama gemisi iki mil kadar mesafede bir Alman mayınını infilâk ettirince, korkunç ve tehlikeli bir infilâk dalgası, Laurentic üzerinde çalışmakta olan dalgıcı yere seriverdi. Dalgıç yukarı alındığında, körkütük bir sarhoş gibiydi ve saatlerce gözünün önünde yıldızlar çaktığını söyleyip durdu. Bu tehlikeyi önlemek için mayın gemilerinin beş mil açıkta çalışmaları temin edildiyse de bu kadar mesafeden dahi infilâk dalgaları dalgıçları sarsmaya yetiyordu. Nihayet mayın gemileri altı mil kadar uzaklaştırıldılar.

 İki ay sonra âdeta iğneyle kuyu kazar gibi, bu cesim enkaz yığını altında saklı kalmış hazineye ulaşmak mümkün oldu. Bu müddet içinde, saç levhalar koparılmış, yataklar, karyolalar, iskemleler yukarı alınmıştı. Hatta işleri kolaylaştırmak için, büyük kovalar yaptırılmıştı. Enkaz bu kovalara doldurulup, öylece yukarı gönderiliyordu.

 Geçmez gibi gelen günler, her $eye rağmen ilerledi. Bir sabah, havanın güneşli olmasından istifade ederek ilk dalışı baş-dalgıç Miller yaptı. Gene heyecanla telefon başında bekleniyordu. Bu hayal âleminde, hayatı bir tek hortum ve onun çinden geçen havaya bağlı olan Miller, her dalgıç gibi, kendi kendine mırıldanarak, enkaza doğru indi ve birden sesi duyuldu:

 — Dipteyim... İskandil halatından ayrıldım... Güverteden tekrar aşağı ineceğim... Burası salon galiba... Biraz daha aşağı iniyorum... Hey! Altınlara bak...

 O gün, on kalıp altın bulundu. Böylece eylül ayı içinde İngiltere hazinesine 2 milyon 450 000 liralık altın gönderildi. Sonbahar soğuk rüzgârları ve kabaran denizleri ile orayı çalışılmaz hale getirince, çalışma terk edildi.

 Geminin batışından beri 18 ay geçmişti. Kış ayları süresince Admiralty isteklere uygun bir şekilde bir gemi aradı ve Racer isimli bir gemi seçilerek, bu maksat için hazırlandı. Racer'in çalışmaları çok şanslı gitti denilebilir. Zira birkaç hafta içinde 1 645 000 liralık altın kalıbı bulunmuştu. Dalgıçlar, zevkle çalışmaktaydılar. Miller: «Dipteki âlemi nasıl anlatmalı bilmem ki, diyordu. Âdeta rüyada gibisiniz! Ayağınıza takılan bir levhayı, tümseği yoklayınca altından sarı sarı parlayan bir ışık çakıveriyor. Elinizi uzatınca, bir ömür boyu refah sağlayacak altın külçesi sizinmiş gibi avuçlarınıza sı-ğınıveriyor. Fakat toplayıp toplayıp hepsini yukarı yolluyoruz. En ağrıma giden de bu!»

 1920 ve 1921 yaz ayları süresince enkaz dikkatle söküldü, kesildi ve yukarı alındı. Fakat çok az miktarda, ezilmiş, kırılmış altın kalıplarına rastlandı. Dalgıçların çalışma şekilleri de değişmişti. Dipte şüphelendikleri yer varsa, hemen orayı avuçlarıyla karıştırıyor ve gömülü altın olup olmadığına bakıyorlardı. Bir gün Light isimli dalgıç, baş aşağı iki levha arasına girmiş ve el yordamı ile kum yığınlarını karıştırmaya başlamıştı. Fakat birden hava musluğu fazlasıyla açılınca elbisesi süratle şişti ve kıpırdayamaz hale geldi. Aynı anda hava, baş aşağı durduğu için ayaklarına toplanmış ve dalgıç baş aşağı asılı kalmıştı. İşin kötü tarafı elbisesi su almaktaydı. Hortumu da bir çıkıntıya takılınca durumu iyice kötüleşti. Light, durmadan bağırıyordu:

 — Baş aşağı takıldım. Kıpır dayamıyorum. Elbisem su alıyor. Sular alnıma kadar yükseldi... Kurtarın beni!

 Eğer zamanında yetişilmezse, bu, dalgıç için ölüm demekti! Zira içeri sızan suların ağzına yükselmesine çok az bir mesafe kalmıştı. Derhal Blachford hazırlatıldı ve Light'm hortumuna tutunarak

 aşağı indi. Light, böylece ölümden kurtarıldı.
 1920 senesi yaz aylarında ancak yedi kalıp altın çıkartılabilmişti. 1921 senesinde ise kırk üç kalıp altın çıkartıldı. Bu, ümitleri attıran bir hareket oldu. Bu arada gemi o derece parçalanmış ve sökülmüştü ki; iskele tarafında geminin dibi meydana çıkmıştı. Sökme işi kışın gene durduruldu. 1922 yazında geri geldikleri zaman, bir sürprizle karşılaştılar.

 ALTIN KALIPLARI KUMLARA YAYILMIŞTI


 Aşağı inen ilk dalgıç, daha evvelce çalıştıkları yerin çok yakınında kuma saplanmış altın kalıplarıyla karşılaştı. Hiç olmazsa, fırtına, ve Okyanus akıntıları bu defa olsun, dalgıçlar lehine çalışmış ve altınları meydana çıkarmıştı. İlk gün on dokuz kalıp altın yukarı gönderildi. 440 kadem karelik bir kumluk saha yoklanıyor, tümsekler kontrol ediliyordu. Bir müddet sonra yeniden altınların izleri bulundu. Bu iz, iskele tarafa doğru uzanıyordu. Enkaz infilâk ettirilip kaldırılınca dağınık bir miktar altın kalıbı daha ele geçirildi. Sonra bir enkaz köşesinde, dağılmaya yüz tutmuş epey altın sandığı görülmüştü. Fakat sandıkları teker teker nakletmek mümkün olamadı, zira neresinden tutulsa, dağılıveriyorlardı. İçindeki altın kalıpları ise ağır darbelere maruz kalmış gibi bükülmüş, ezilmiş ve hatta kırılmış vaziyette idiler.

 1922 senesi çalışmaları oldukça verimli geçmiş ve 895 kalıp altm çıkarılmıştı. Evvelki senelerde olduğu gibi, havalar ve deniz müsaitleşince çalışmalara yeniden başlanıldı. Sene 1923 olmuştu.

 Laurentic dikkatle sökülmeye devam edildi. Artık geride 154 kalıp altın kalmış oluyordu. Bu duruma rağmen Maliye Bakanlığının ısrarı ve Admiralty'nin gururu ağır bastığından, çalışmalar durdurulsun diye kimse emir veremedi.

 1924 senesinde Laurentic iyice parçalanarak Admiralty'nin kesin kararı yerine getirildi. Böylece 15 000 tonluk koca gemi âdeta yok edilmişti. Ama 154 kalıp altının çoğu gene de bulunamadı. Dalgıçlar bıkkınlık içindeydiler. Herkes artık «Dön» emrini bekler durumdaydı. Fakat bu emir asla gelmedi! 1924 sonbaharına kadar çalışıldı.

 Havalar tekrar soğumaya başlamıştı. Engin Okyanus, ağır met ve cezir akıntıları, kuvvetlenen rüzgârlar, bitip tükenmeyen devrini tamamlıyor ve deniz barınılmaz hale geliyordu. Her şeye rağmen 129 kalıp altın daha bulundu. Nihayet beklenilen «Dön» emri geldiği zaman aradan tam yedi sene geçmişti.

Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.