Header Ads

NEFSİ MÜDAFAA HİKAYESİ

Bir nefsi müdafaa hikayesi, hayata karşı yapılmış, yoldan geçenlerin izlediği ama karışmadığı,orantısız güç kullanımının hat safha da olduğu, mağdurun yerden yere vurulduğu bir nefsi müdafaa hikayesi. Müdafaa başlarken kimse bilmiyordu, olayın aslın da bir nefse sahip olana yapıldığını, zaten kim bilebilirdi ki, hoyratça yerden yere vurulan mağdurun bir nefis sahibi olduğunu, hem bilsek de o nefsin bize ait olduğunu bilmiyorduk. Bilsek durumu değişecek miydi  diye özrü kabahatinden büyük soruların ise cevabı, bilsek durum kesin değişecekti. Bir de güvendiğimiz, inandığımız kişiler tarafından söylenseydi, yazılsaydı daha da bir kesin değişim olacaktı. Yerden yere vurulan mağdurun göklere çıkarılacağı...

Bir nefsi müdafaa hikayesi...

Başta yazdığımız gibi yoldan geçenlerin izlediği ama tanık olmaya korktuğu zamanlar da geçiyor nefsi müdafaa hikayemiz, bir nevi bana dokunmayan yılan başkasına bin dokunsun zamanlarında geçiyor. Sizlerin bu satırları okuduğunuz zamanlardan çok önceki zamanlarda, insanlar 'uzlaşmanın' sözcük anlamını daha çok kendi çıkarlarını korumak veya kollamak olduğunu düşündüğü ve inandığı zamanlardı, çoğunluğun ağzında "devir kötü, kollamak lazım gö(t)zü" özlü sözlerinin revaçta olduğu zamanlardı. Talihsiz zamanlardı insanlar için ama illaki de yaşanması gereken. 

Yol kenarını tutmuştu serseriler ve ne ilginçtir ki serseri sözcüğünün sözlük anlamının dışına çıkarak şaşırtacaklar, birazdan yapacakları davranışla biz hiç te tutarsız ve hedefi olmayan kişiler değiliz,bizim sizin tarafınızdan beğenmediğiniz davranışlarımızın bir amacı var dercesine hazırlıklarını yapmış yol kenarında bekliyorlardı. Bundan sonra hedeflerini beklemekten başka yapacakları bir şey kalmamıştı. Bu ve bunlar gibi serserilerin varlıkları tamamen korku imparatorluğunun eseridir. Bunlar, sıfatlarını bulamadan kaybolup giderken o zamanlar insanlar için ibretlik hikayelerin baş kötü kahramanlarıydı. Onlar iyi ailelerin korkulu rüyaları, çocuklarını zapt etmenin simgeleriydi. Yanlışa gitmenin görsel bir kanıtı, yanlış yolların haritalarıydı. Onlar en karanlık gecelerimizin karabasanlarıydı. Uyandığımız da uçuklarımızdı. Sevdiklerimizin bile bizi öpmeye korktukları.

Her birinin acımasız hikayeleri vardı, baş rollerini kendilerinin oynadığı, başka şartlar altında olsaydılar, hiçte öyle olmazlardı yalanlarına sığınacak acımasız genetik bozuklukları vardı. İyilik geninin onlarda unutulduğu yaşarken de yerine konulmayacak eksiklikte hikayeleri vardı. Ayrılmış ya da alkolik, dayakçı  ana-baba, arkasına bitmeyen yoksulluk, kötü çevre koşulları derken bahaneler bulunmuş, insanlık unutulmuş ve ardından kaybolup gitmiş. Sonrası da hiç...
Serseriler ise bir o kadar soğuktu, ölümün tende bıraktığı soğukluk gibiydi. Serserilerin donuklaşmış gözleri , insanlığın iyiliği namına bir şey kalmadığını anlatıyordu. Onları taçlandıracak katliamın biraz sonra yaşatacağı akıl almaz acıların ve arkasından yaşayacakları kendi acımasız  mutluluklarının, övünçlerini,  gerilmiş yaylarının ucunda ki oklar gibi hazır bir şekilde bekliyordular.

Cadde her zaman ki gibi kalabalıktı, öğlen paydosu verilmiş, insanlar bu aranın her saniyesini değerlendirmenin telaşı içinde yapacaklarını daha önceden planlanmış hareketlerle, işlerini halletmeye çalışıyorlardı.Sabahçı öğrenci grupları ise okullarından çıkmış, kalabalığın içinde grili, lacivertli renklerin boğuculuğuna inat bir o kadar heyecanlı bir şekilde kendilerini ispat etmek istercesine coşkulu sesleri ile caddeyi doldurmuşlardı. Cadde kalabalıktı ama kurusundan, saman kurusundan, bir kıvılcımla anında parlayıp anında sönecek cinsinden kuru, kuru kalabalık lafının hakkını verecek kadar kuruydu.

Bütün sevinci ile sarılmıştı sevgilisinin o zayıf ama sağlıklı boynuna,güçlü kolları ile sımsıkı sarmış, farkına varmadan biraz da canını acıtmamış da değildi, ama sevinci o kadar büyüktü ki; kendisini ve hareketlerini denetlemesi imkansız derece de zordu. Nihayet mezun oluyordu, tek ders sınavına girmiş ve soruların çoğunu doğru cevaplayarak mezuniyetinin anahtarını eline almıştı, öğrenci işlerinden sonucu alana kadar geçen o iki saatlik süre onun için bir ömürden de fazla bir zamana denk gelmişti, anneannesi aklına gelmişti. Anneanne, yüzlü yaşlarında birçok kişiden daha fazla bir ömre sahip olmuştu. İçinden rahmet okudu, içinden acaba dedi: Bu kötü  insanlarla bu kadar fazla ömür geçirmeye değer miydi? Diyede geçirmeden edemedi. Sonra o meşhur söz aklına geldi "cahillik mutluluktur" bildiğin bir şeye ulaşamamak insanı bir kurt gibi kemirir. Kurt gibi kemirir deyince de, bir dönemin toplumunun etkilemiş televizyon dizisinden bir replik aklına geldi ve yüzünde gülümseme oldu "iki kişinin bildiği sır değildir" bilmek bu kadar tehlikeli miydi gerçekten, bildiği için mi bu kadar zorlanıyordu insanların içinde, onlarla çatışmasının sebebi, sırf bildiğinden dolayı mıydı. Sınav sonucunu beklerken aklından geçenler tam ona göreydi. Bu sayede bu geçmek bilmeyen zamanı atlatabilmiş ve öğrenci işlerinden aldığı sonucu büyük bir sevinçle karşılamıştı. O anda yanında görmek istediği tek kişinin yanına koşarca değil adeta uçarcasına gitmişti. Şimdi ise bu sevincini kollarının arasında onun sıcaklığıyla, narinliğiyle, teninin yumuşaklığıyla yaşıyordu. Asıl bir değil bir ömre bedel zaman buydu ve evet bu duyguyu tekrar yaşayabilmek için anlayışsızlığın hüküm sürdüğü bu dünyada yüzlerce yıl yaşanırdı... 



Düşünmek Ve Paylaşmak Dileğiyle...
26 04 2013 12:45



Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.