Header Ads

ERTUĞRUL FACİASI II "FELAKET GÜNÜ"

FELAKET GÜNÜ
 Dönüş ve feci kaza hakkında sözü tekrar Ahmed Erkiş'e bırakıyorum:
 «Hareketimizin dördüncü günü dehşetli bir fırtına koptu, kara görünmüyor, başka gemi yok, saman çöpü gibi sallanıyoruz. Dağ gibi müthiş bir dalga, gemimizin üzerine çöktü. Mürettebat ne yapacağını şaşırmış gibiydi, öte yandan gemi su almaya başlamıştı. Gemici arkadaşlar halatlara tırmanmaya başladılar, fakat dağ gibi dalgalar direkleri aşıyordu. Bu sırada, korkunç bir çatırtı duyuldu. Gemi, bir kayaya çarpmıştı. Kendimi denizde buldum. Hemen bir tahta parçasına sarıldım, dalga beni dibe sürükledi, boğulmak üzere iken nasıl olduğunu anlamadan, kendimi bir kayanın üstünde buldum. Kurtulmuştum. Çıldırmış deniz ortasında, aynı kaya üstünde yanımda birkaç arkadaşım daha vardı. Şaşkınlıktan hüngür hüngür ağlıyorduk. Yakında bir deniz feneri gözümüze ilişti. Kendisini kurtarabilen diğer arkadaşların sığındığı bu fener civarına, bin tehlike ve müşkülâtla canımızı atabildik. Yetmiş kişi kadardık. Bu adacıkta çıplak, aç, bir damla içecek bulamadan yaşadık, ümidimizi kesmedik. Nihayet bir gemi gördük, bir Alman gemisiymiş. Yanaştı, bizi aldı, hastanesi olan bir limana götürdü, yetmiş gün orada tedavi edildik. İskenderiye'de «îzzeddin» ve «Talia» vapurlarımızın karşıladığı iki Japon harp gemisi ile dört aylık bir seyahatle İstanbul'a geldik, madalya verdiler ve terhis ettiler». 
Ertuğrul Gazisi ihtiyar Ahmed Ağa, yıllarca cebinde sakladığı iki Japon parasını madalyasının beratını ve terhis kâğıdını çıkararak muharrire göstermiş, muharrirden kendisine, büyükelçiliğimizden bir hatıra madalyası, şehit arkadaşlarının aziz ruhlarına inşa edilmiş olan abidenin resimli kartları ve yarım asır evvel geçen, hikâye ettiği tarihî seyahatlerine ait fotoğraflı bir kitabın gönderilmiş olduğunu duyunca, son derece sevinmiş. O tarihte faciayı yazan Japon gazetelerinden ve resmî vesikalardan aşağıya ufak bir hulâsa yapıyorum:

 Japon millî yılına göre, gün sayısını gösteren «210» ve «220» fırtınaları bilhassa eylül ayında başlar. Ertuğrul, Yokohama'dan hareketinin üçüncü günü, yani 1 Eylülde Hondo(Honşu) adasının, Kişu (şimdiki adı Vakayama) ili açıklarında bu fırtınaya yakalanmıştır. Bu adanın kıyıları yalçın kayalıktır. Funkora denilen bu kayaların bir kısmı, deniz sathından aşağıdadır. Bu yarımadanın güneyinde Oşima adası ve bunun güney ucunda da Kashinozaki burnu ve feneri vardır. Burası eski zamanlardan beri deniz facialarına sahne olmuş tehlikeli bir yerdi. Normal zamanlarda bile, dalgaların kayalara çarpması, korkunç sesler çıkarır, deniz suyu zerreleri âdeta sis gibi sahili kaplar. 16 Eylül öğleden sonra dev gibi dalgalarla, bulutlu, sisli bir hava içinde mücadele ede ede Oşima açıklarına gelebilen Ertuğrul'un saat üçe doğru, makine kısmında sakatlık olmuş, gemi dalgaların emrine tabi bir tahta tekne haline gelmişti. Bu yüzden dalgaların kayalıklara sürüklediği Ertuğrul, saat 21'de şiddetli bir sademe ile büyük bir kayaya çarpmış, iki parça olmuş, bir buçuk saat içinde dalgalar arasında tamamen denizin dibine gömülmüştür. Kurtulanlardan bir kısmının ifadesine göre, çarpma neticesinde gemi daha batmadan, içeri hücum eden suyun, kızgın kazanla teması, kazanın patlamasına, geminin parçalanmasına sebep olmuştur. Amiral Osman Paşa'nın cesedinin bulunamaması, denizden üniformasının yalnız bir kolu çıkması, bu tezi kuvvetlendirmektedir. Resmî Japon vesikalarına göre, gecenin saat 22'sinde fırtınanın uğultuları ve sis içinde hiç bir şey duyamayan ve göremeyen Kashinozaki feneri kulesine, kanlar içinde, yaralı biri geliyor. Bekçi, gelenin bir cin, bir hayalet olması korkusu içinde dehşete düşerek şaşırıyor, fakat arkadan aynı perişan halde, on kişi daha geldiğini görünce, durumun fecaatini kavrayarak bu zavallılara ilk yardımı yapıyor. Fenerciler, üstlerindeki kimonolarını bunlara giydiriyor, çay ikram ediyor ve kaza hakkında bilgi istiyorlar. Fakat, dil bilmediklerinden anlaşmak mümkün olmuyor, ancak Türk olduklarını, anlıyorlar. Daha sonra mühendis Seijiro Takızava çağırılıyor, milletlerarası bandıra işaretlerini bilen bu mühendisin sorduğu suallerle Ertuğrul harp gemimizin uğradığı feci akıbeti öğreniyorlar.
 0 zaman telgraf, telefon gibi muhabere vasıtaları olmadığından, Kaşino köyüne hemen bir haberci koşturuyorlar. Aynı gün Takano adında bir köylü de, saat 21' de denizden bir patlama sesi duyduğundan, fenere haber vermek için yolda iken, birkaç Ertuğrul yaralısına rastlıyor, onları alıp köye götürüyor. Bu suretle, sabaha kadar Kaşino köyünde altısı subay, olmak üzere 69 yaralımız toplanmış oluyor. Bu denizcilerimizin ifadelerinden, kayaya çarptıkları, geminin su aldığı, kazanın patladığı anlaşılmaktadır. Yapılan soruşturmalarda başta süvari Yarbay Ali Bey ikinci kaptan Binbaşı Nuri olmak üzere, subaylar, makinistler ve bütün mürettebatın, kendi canlarını kurtarmayı düşünmeyerek, Barbaros ve Turgutlar'ın torunlarına yakışan bir metanet ve fedakârlıkla, infilâk ve parçalanma anına kadar, vazifeleri başından ayrılmadıkları ortaya çıkmıştır. Başçarkçı Albay İbrahim, kazan başında parçalanmış, Amiral Osman Paşa, kumanda yerinden ayrılmamıştır. Sonradan denizde bulunan büyük üniformasının kolu, merhum şehidin bu güzel üniforma içinde, Türk denizciliğinin şerefi, ecdadının şöhretini taşıyarak ölmeyi tercih ettiğini göstermektedir.
Ertuğrul şehitleri anıtı

 Oşima köylülerinin, kendi elbiselerini, yataklarını vermek, saz damlı fakir evciklerini, mâbetlerini istirahatlerine tahsis etmek suretiyle, yaralılarımıza yaptıkları ilk candan yardım ve bütün Japon milletinin ilgi ve şefkatini Türk milleti her vakit şükranla anacaktır.
 17 Eylül sabahı bütün köy halkı, denizde ceset aramaya koyulmuş ve ilk iş olarak hastane haline soktuklan Ray Rıjuci mabedi ile köyün ilkokuluna yaralılarımızı yatırmışlardır. Köyün doktorlan I. Date, Kikobayaşi, ve S. Matsuşita yaralılara çok müşfik bir ihtimamla bakmıştır. Yara, bere içinde kurtulanların altısı sağlam, dokuzu ağır, diğerleri hafif yaralıydı. Kaşida adlı bir köylü, vaktiyle bir ecnebi yanında, Avrupa usulü yemek pişirmesini öğrenmişti. Köyde yaralılarımızın yemeklerini o pişiriyordu. Balıkçılıkla geçinen ve çok fakir olan köy halkı, kendi patates ve tavuklarını da, hastalarımıza yedirerek, Türk köylüsü gibi âlicenap ve misafirperver olduklarım göstermekte tereddüt etmediler. Ufacık kimonolarını da iki metre boyunda, ekserisi Karadeniz ve Akdeniz sahil halkından olan, seçme denizcilerimize giydirdiklerinden, bu tuhaf manzara, zaman zaman her iki tarafın da gülmelerine yol açıyordu. Denizden 260 cesedin toplanması, köylülerin, gösterdiği büyük gayret ve himmetler sayesinde mümkün olmuştur. Belediye Reisi, Boço Maru vapuru ile kazazedelerden muzika şefi teğmen İsmail'i ve asteğmen Haydar'ı Kobe'ye göndermiş ve kazanın vukuuna, yaralıların haline dair raporunu da kaptana vermiştir. Kobe'deki Alman konsolosu kazayı duyunca limanda bulunan Wolf gambotu kumandanı Gredner'i derhal haberdar ederek, «Hyogo» valisinin muvafakati ile, Oşima'ya göndermiş, gambot 20 Eylül 1889 saat yedide, adaya vâsıl olarak yaralılarımızı almış, Kobe'ye getirmiştir. Alman kaptanı Gredner, Oşima'dan ayrılmadan evvel, karaya bir müfreze çıkararak, şehitlerimize askerî ihtiram ifa etmişse de, dalgaların şiddetinden bu ulvî maksadına muvaffak olamamıştır. Yolda Alman gemisinin doktoru, Japon refakat doktorlarıyla yaralılarımızın tedavisine çok gayret göstermiş ve gambotun tekmil mürettebatı, Türk denizcilerine karşı samimî yardımlarda bulunmuşlardır.


İMPARATORUN ÜZÜNTÜSÜ
 Vakayı haber alan Japon Bahriye Nazırı, Yaeyama harp gemisini Oşima'ya göndermiş, 21 Eylülde geminin süvarisi Ko-Miora, mürettebatı karaya çıkararak köylülerin topladığı 260 cesetle, birçok vücut parçalarını Funakora kayalıklarına karşı, fener civarında, bütün geçen gemilerin görebileceği bir tepecik üzerine gömdürmüştür. Harp gemisi mürettebatı, bütün köy halkının iştirakiyle, Japon bahriyesi adına şehitlerimize son ihtiram törenini yapmış, bu kutsal vazife için geri kalmış iki kazazede denizcimiz de beraber alarak Kobe'ye dönmüştür. Bu suretle Kobe'de toplanmış olan kazazedelerimiz, hastaneye yatırılmışlardır.

Kazadan çok müteessir olan İmparator Meji ve İmparatoriçe, teşrifatçı Ryunoske ve saray doktorlarından Katsura'yı 13 hastabakıcı ile Kobe'ye göndermişlerdir. Yaralılarımız tamamen iyileşince, imparator bunların Hiyei ve Kongo adlı iki harp gemisi ile, İstanbul'a götürülmelerini irade etmiş, gemi süvarileri Albay T. Tanaka ve S. Hideka'ya padişaha takdim olunmak üzere, hediyeler ve teşekkür, taziye ve teessürlerini hâvî mektubunu vermiştir.

Bu iki harp gemisi, 1 Ekim 1889' da, Tokyo'nun Şınagava limanından hareket ederek Kobe'ye uğrayıp kazazedeleri almış, 18 aralıkta Port-Said'i geçmişler, ayın sonlarına doğru da, Çanakkale Boğazı'na girmişlerdir. Bizim Yarhisar harp gemimiz bunları karşılamış ve kazazedeleri almak istemişse de, Japonlar bunları İstanbul'a kadar götürmek iradesini almış bulunduklarını bildirdiklerinden, derhal Boğazdan geçmeleri müsaadesi verilmiş ve gönderilen karşılayıcı harp gemilerimizle birlikte 2 Şubat 1890'da İstanbul limanına girerek Dolmabahçe Sarayı önünde demir atmışlardır. Bütün İstanbul halkı, sahillere dökülerek Japonlar'ın hem denizcilerimize karşı gösterdikleri misafirperverlik ve yardımlara, milletin şükranını göstermiş, hem de gelen vatandaşlarımızı sevinçle selâmlamışlardır. İkinci Sultan Hamid, Dolmabahçe Sarayı'nı Japon subay ve erlerinin seremonisine tahsis etmiş, her gece bütün mürettebata mükellef ziyafetler çekilmiştir. Padişah, Japon gemilerinin kumandanlarını huzuruna kabul ile, iltifatlarda bulunmuş, ikinci rütbeden Mecidiye nişanı vermiştir. Bu iki gemi İstanbul'da, masallara destan, tam kırk gün, kırk gece izaz, ikram olunarak milletimizin, devletimizin misafiri olmuşlardır. Çok parlak ve içten gelen bir uğurlama töreni ile İstanbul'dan ayrılan bu gemiler, 18 Mayıs 1890'da, Tokyo'ya varmışlardır. Gemiler daha yolda iken, Osmanlı hükümeti, kazazedelerin kurtarılmasında, bakılmalarında, ilk yardım ve fedakârlıkları görülen Japonlar'a verilmek üzere, Japon hükümetine 3 000 yen göndermiştir. Hadise, tarihî, askerî, millî bakımdan biz Türkler için unutulmaz hazin bir hatıra olduğundan, okuyucularıma elde edebildiğim bütün tafsilâtı bildirmeyi bir vecibe saymaktayım. Bu sebeple, Japon hükümetinin, arkadan bir Fransız vapuru ile, İstanbul'a yolladığı, denizden toplanabilmiş silâh ve enkaz üzerinde de, teferruat olmasına rağmen, bilgi veriyorum:
8 Krup topu, 2 top kundağı, 4 armstrong topu, 4 Hoçkis topu, 4 tabanca, 2 torpil kovanı, 182 tüfek, 24 tabanca, 61 kılıç, 71 süngü, muhtelif ecnebi paraları, nişanlar vesaire...
Oşima köylüleri, Şinto mezhebinin verdiği duygu ve ruhlara olan kuvvetli imanları tesiri altında, bu enkazdan süngü, kılıç, bahriye dürbünü, mermi, kovan, gemi makarası ve halatı gibi, şeylerden birer nümuneyi, kutsal bir yadigâr, ruhanî bir hatıra olarak, ayırmışlar, mabetleri Renjoci'ye götürmüşlerdir. O zamanın en maruf gezetesi olan Yiji Şimpo, şehitlerimizin ailelerine yardım için, bir iane defteri açmış, toplanan parayı muharrirlerinden Şotaro Noda ile memleketimize gönderdiği gibi, Tokyo zenginlerinin teberruatını da, 1891'de, o zaman Yakın-Şark Ticaret Komitesi Şefi olan sayın dostumuz Taraciro Yamada İstanbul'a kadar getirmiştir. İane getiren bu iki zatı, Sultan Hamid huzuruna kabul ederek, iltifatlarda bulunmuş, İstanbul'da kalarak, Türk subaylarına Japonca ders vermelerini irade etmiş, imparator Meji' nin de padişahın dostluk bağlarını takviye edecek bu arzusuna memnunlukla muvafakat etmesi üzerine, bu iki Japon epey müddet İstanbul'da kalmışlar, subaylarımıza ders vermişler, kendileri de Türkçe'mizi mükemmelen öğrenmişlerdir.
1892'de Sultan Hamid, hassa yaverlerinden Binbaşı Ahmed Bey'i kendisinin ve Türk milletinin teşekkürlerini Japon İmparatoru'na, arz etmek üzere Tokyo'ya göndermiş, İmparator'a saf kan gayet güzel bir de Arap atı hediye etmiştir. Saklavi cinsinden olan bu atın, bugünkü imparatorun askerî törenlerde bindiği güzel kır atın ceddi olduğunu da Tokyo'da iken duymuştum.
Ertuğrul şehitlerimiz için yapılan ilk anıt yukarıda bildirdiğim Ydeyama harp gemisi süvarisinin, bu mübarek şehitlerimizi askerî merasimle gömdürmüş olduğu yere dikilmiştir. Bu yer Kaşimozaki fenerinin 300 metre güney - doğusunda, denize bakan bir tepeciktir. Bu ilk abide tamamen Japon usulü, büyük müstatil bir taştır. Üzerindeki ilk kitabe Wakayama valisi Tadasuke İşii tarafından 1890 Şubatında kaleme alınmıştır. Kitabede özet olarak: Kazanın oluşu, yaralıların bakımı, Yokohamalı, Kobe'li hamiyetli bir kaç zatın köylü gençlerle beraber Ertuğ-rul'a ait eşyayı toplattırarak defterini yaptıkları, mezarlarını kazdırarak gömdürdükleri yazılıdır. En sonuna ise şu şiir eklenmiştir: «Rüzgâr ilâhı hiddetlenince, koca gemi de kuvvetsiz oldu — Delegeler şehit düştülerse de, dostluğumuzun temeli oldu» hatırasını taşa oyuyoruz tâziyelerimizi sunuyoruz, Nippon İmparatorluğu kuruluşunun 2551 yılı ve Meji devrinin 24'üncü yılı başında.» Tertip eden Wakayama Valisi — İşii Taşıoyan: Vilâyet kâtiplerinden (Aki-yama).
Büyükçe bir taştan ibaret olan bu ilk abideye, bütün bu tarihî vakanın sığması, Japon yazısının hususiyeti sayesinde mümkün olmuştur. Köylüler, bu anıtı kendi büyüklerinin, ilâhlarının abidesi gibi takdis eder, sever, daima temiz halde bulunmasına dikkat ederler. On senede bir defa da, dinî tören yaparlar.

Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.