Header Ads

MEVLANA'DA AŞK SÜRÜYOR...

MEVLANA HAKKINDA Kİ YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ KISMI:


Mevlânâ’da aşk sürüyorDivan ı Kebir, gerçekten bir aşkname ve feryatnamedir. Yüce Mevlânâ gazellerinde takma ad olarak Şems, Şemseddin’i kullandı. Her gazelinde o sevgilinin adını bir kez daha yinelemiş oldu Mevlânâ. Şems’le coşmuş, Selâhaddin’le durulmuş, Hüsamettin Çelebi ile en olgun, verimli dönemine girmişti. Hünkâr, aradığı vefayı bulmuştu onlarda.



MEVLÂNÂLAR" diyoruz. Mevlânâ sözü, aslında “Büyüğümüz”, “Efendimiz” anlamlarında kullanılır. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi'nin babası bir Mevlânâ'dır. Adı Horasan'ı sarmış, Konya'ya varıncaya kadar uğrak yaptıkları Erzincan, Larende'de derhal göstermiş ve onu Konya'ya, sevgi mektuplarıyla çağıran  Selçuklu hükumdarı Sultan Alâeddin'in gözünde de Mevlana, kalmıştır. Yol boyunca Mevlânâ Celâleddin evlenmiş çocukları olmuş, babasının posta geçip Horasan'da olduğu gibi, yediden yetmişe Konya’lının sevgisi içinde yûceldiğini görmüştür. İki yıl sonra da rahmete  kavuşmuştur.
 MEVLÂNÂ, BABASININ POSTUNDA
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, babası yaşarken Konya'da derin hayranlık uyandırmış, Selçuklu sarayında itibar görmüş, halk tarafından sevilmişti. Babasının yerini rahatça doldurdu ve halk, vaazlarına koşmaya başladı. Kendisinden rahatsız olan, sadece bilgice kıt bazı vâizler, dar kafalı bazı imamlardı. Mevlana'nın babasına bağlı bütün müritler, onu hemen pir olarak tanıdılar. Mevlana Celaleddin, kısa bürede Doğu ve Batı'nın piri, en yücesi olarak tanındı. Babasının ölümünden bir yıl sonra, bu haberden üzülen Seyyid Burhaneddin Muhakkik, Kayseri’den Konya’ya gelir. "Bilginler Sultanı'ndan anı olarak kalan sevgili Mevlana'ya, tam dokuz yıl sahip olduğu bütün bilgileri sunar. Tekrar Kayseri’ye döner, ve orada ölüm haberi duyulur. Yüce Mevlana  hemen Kayseri’ye gider, yaşamı boyunca onu unutmaz. Hemen bütün eserlerinde Muhakkik‘i anar. Tirmizli büyük bilgin, Konya’dayken Mevlana’yı; Halep’e, Şam'a yollamış, Mevlana, oradaki büyük medreselerde, kendisine yeni ufuklar açan bilgileri edinerek Konya'ya dönmüştü.
TEBRİZLİ ŞEMS, KONYA'DA
1244 yılı 21 Ekim’lnde Konya'ya, Tebrizli Şemseddin Muhammed gelip ve Mevlana ile buluşmuştur. Mevlana, yolda rastgeldiği Şems’in Şam çarşısında "Ey, dünya ve mana Aleminin Padişahı! Beni bul" diyen ve sonra da Kalabalığa karışan kimse olduğunu o anda anlayamamıştır bile. Mevlânâ'yı, yol ortasında durduran Şems, haykırmıştı. “Hazreti Muhammed mi, [1]Bistamlı Beyazıt mı büyük?" sorusuna Mevlânâ'nın verdiği yanıt, Bistamlı Beyazıt'ı çok yücelten, neredeyse kıl payı Hazreti Muhammed'i, onun üstüne çıkaran bir yanıt olunca, Şems, "Allah" diye kendini yere atmıştı (*). Mevlânâ, Şems'le birlikte bugünkü türbesinin bulunduğu tekkesine gelir ve önce ailesinin, sonra da müritlerinin ve şeyhlerinin şaşkınlıkları içinde haykırıp inleyerek  dönmeye, semâ yapmaya başlar. Şems döner, döner. Kudüm've ney sesleri arasında Kendilerini kaybetmiş olarak dönerler. Bu sırada Mevlana, Şems’i evlatlığı ile de evlendirilir.

KONYA KALDIRAMAZ
Bu iki yaşlı insanın, birbirlerinde bulduktan Tanrısal aşk ve sevda kaynağı içinde coşması, Mevlanâ'nın, tekkedeki derslerini yüzüstü bırakması, halkın sorularına yanıt vermeyi bir yana bırakması, müritlerin dedikodular yapıp Konya halkını da etkilemelerine neden olur. Durumu öğrenen Şems, bir gün aniden kaybolur. Şam'a gittiği haberi gelince Mevlana, hayırlı oğlu Sultan Veled'i, Şam'a göndererek onu yeniden Konya'ya getirtir. Mevlânâ ve Şems mutludur ama. dedikoduların ardı kesilmez. Mevlana'nın, Şems’ten önce bildiği Orta Asya dilleri, Mo- ğolca. Farsça, Arapça, Rumca ile beynine doldurduğu bilim dünyası bir ateş beklemekte. Daha doğrusu yanmaya hazır olan bu gönül, bir kıvılcım özleminde idi. Onu Şems'te bulmuştu Şems de. yıllar yılı aradığı asıl şeyhi, asıl bilgini, asıl Tanrı tutkunluğunu Mevlana'da bulmuştu. İkisi birden tutuştular. Ama işin aşk yanı, ne Mevlana tekkesinde, ne Konya'da anlaşılablldi. Bir gün Şems, zaif bir söylentiye göre Mevlânâ ile otururken, gece odasından tuvalete çıktığı bir sırada, Mevlânâ'nın şeytana uyan hayırsız oğlu Alâaddin’in de katıldığı bir grup ahlaksız insanın eliyle öldürüldü. Daha sonra da bir kuyuya atıldı. Bu haber, biraz işi örtmek için, biraz da halk hayalinin katkısı ile değişik söylentilere bulaşarak an- latıldı. Hatta masallaştı Güya Şems, onlara öyle bir vurdu ki bu fesat ehlinin yedisi de bilinçsiz olarak yere yıkıldılar. Bunların akılları yerine gelince de birkaç damla kandan başka bir şey bulamadılar.
ŞİİR VAR, NÂMELER VAR
Evet. Şems gitti, ama ortaya yepyeni bir eser doğdu: Divân ı Kebir, Öteki adı Divân-ı Şems'ül hakaayık olan şiirler Şems’in bir daha dönemeyeceğini, aramaların hiçbir fayda vermediğini anlayan, belki başına gelen felaketi sezinleyen Mevlânâ'mız. onun ardından koskoca bir divan dolduran feryattı gazellerini ağlayarak, çırpınarak, adeta ruhunun yangınları içinde yazdı. Divân-ı Kebir, gerçekten bir aşknâme ve feryat nâmedir. Yüce Mevlânâ gazellerinde takma ad olarak Şems, Şemseddini kullandı. Her gazelinde, o sevgilinin adını bir kez daha yinelemiş oldu. Divan-ı Kebîr... Tam 2073 şiir ve 1791 rubai Ve bu şiirlerin düşünün ki hepsi gönülleri tutuşturan bir aşkın selleri halinde akıp gider. Bir şiirinde şöyle seslenir: “Adın fitneci, tuzağın şekerle dolu, kadehin, sevinç dolu. Ekmeğin tatlı mı tatlı, ölçülemez güzelliğin. biraz görününce bütün güzellerin güzelllkleri bitti, yandı." Bir yerde kendinden geçmiştir: "Bütün sarhoşlann canlarına and olsun ki sarhoşum ben ey kurnaz. Sevgili, tut elimden. Canlariyle oynayanların canlarına and olsun ki can kesildim ben/’ Bir başka şiirinde: "Elimde her zaman Kuran vardı. Aşkla saza sarıklım, Tanrı’yı yücelten ağzımda şiir var. ruba! var, nâmeler var."
Mevlânâ'nın hayırlı oğlu Sultan Veled. Iptidânâme (Başlangıç Mektubu) adlı eserinde Mevlânâ’nın Şems’le buluşmasını anlatırken şöyle konuşur. Bir yerde: “Ansızın Şamseddin geldi, Mevlânâ'ya ulaştı. Mevlânâ'nın gölgesi onun ışığının parıltısında yok oldu. Aşk evreninin en uzaklarından defsiz, nâmesiz bir sestir erişti. Mevlânâ'nın gizleri gökleri aştı. Şems ona dedi ki: (iç evrenden ilerdesin sen. Ama ben şunu iyi duy ki iç evreninin de içiyim. Gizleri getireyim. Nurların nuruyum ben.) Şems onu öyle şaşılacak bir evrene çağırdı ki o evreni ne Türk düşünde gördü, ne Arap."
HER ŞEYE ALIŞILIR
 Ölüm dahil, neye alışılmaz kı! Mevlânâ'da belki de eksik olan ısısı zor bulunabilecek ateşti ve de Şems o yüceler yücesinin kanatsız bir meleği olarak çıkagelmiş, görevini Mevlânâ ile bütünleşmiş olarak asıl vatanına göçmüştü. No var ki MevlAnA'nın, ruhuna durgunluk, sükûn da gerekti. Fışkır- mak üzre olan bu dehânın ölümsüz eserle- rini vereceği bir ortam gerekiyordu.

SALÂHADDİN işte ilk umut... Konya'nın köylerinden gelip kente yerleşmiş ve kuyumculuk sanatında ilerlemiş olan Seyid Burhaneddin'di bu, Mevlânâ'ya da hocalık yapmış olan Sey- yld Burhaneddln Muhakklk'in müridi olan Salâhaddin onun halifeliğine kadar yüksel- mişti. Bir gün Mevlânâ’nın va'zında bulun muş, bu olgunluk karşısında hemen büyük hünkâra bağlamvermişti. O sıralarda Şems de henüz Konya'daydı. Şems, Makalât adlı eserinde. Salâhaddin'den de söz eder Şems'in kaybından sonra Mevlânâ, Salâhaddin için "İşte şeyhiniz, Ona bağlanın." demişti. Ayrıca Salâhaddin'in kızı Fatma hatunu, oğlu Sultan Veled'le de evlendirmişti.
Konya'da bir aralık Salâhaddin aleyhinde de bir sızlanma havası yaratıldı. "Neden Mevlânâ, bu bilgisi kıt adamı bize şeyh yaptı?" diye söylenmelere başlandı. Kısa sürdü bu huzursuzluk. Salâhaddin olgunluğu ile bu şikâyetleri bastırdı. Yaşlıydı. Kuyumcu Salâhaddin de öldü. ölmeden önce vasiyet etmişti:
"Bana ağlamayın. Cenazemi def, kudüm eşliğinde sevinç içinde ellerinizi çırparak kaldırın. Mezarıma kadar beni böyle götürün." Mevlânâ, dostunun bu vasiyetini yerine getirdi. Besteler okunarak cenaze kaldırıldı. Konya halkı bu tür cenaze törenine alışık değillerdi. Şaşıp kaldılar, ama bir şey söyleyemediler.
HÜSÂMEDDİN'LE
Salâhaddin'den sonra Hüsâmeddin  Mevlânâ'nın en olgun ve erişkinlik döneminde görülen bir taht çocuğu idi. Ünlü soysopu hep ahi başkanlığını temsil etmiş, bu görev, son olarak Çelebi Hüsâmeddin'e devredilmiş bulunuyordu. Mevlânâ, Şems'le coşmuş. Salâhaddin' le durulmuş, Hüsameddin Çelebi ile en olgun, verimli dönemine girmişti. Hünkar, aradığı vefayı bulmuştu onlarda.
NEDENDİ BU BAĞLILIKLARI?
Olağan mizaçta yaratılan, sıradan bir insanın bile dosta, vefaya, gereksinimi yok mu? Dost, her şey değil mi bir insan için? İnsan böylesine gerçek bir dost bulabilmişse, bazı kez anasına, eşine anlatamadığı sırlarını onlara anlatamaz mı? Mevlânâ, Konya'da dost gereksinimindeydi. Bütün Konya onu seviyor, sayıyordu, ama o gerçek insanı, içine sindirebileceği gerçek dostu arıyordu. Manisa'da. “Kitap Saray"da. 7233 sayı ile kayda geçmiş olan Menâkb-e Sevakıb'da Eflâki de şöyle yazar "Hazret-i Mevlânâ buyurmuşlar Hayfaki ehl-i Konya bizim Şefimizle müşerref olur lar. Ve semâ ve safamıza gelip sûretâ zevk ve safa arz ederler." Yani: Konya halkı bizden onur duyarlar. Semâ ve musiki mutlulu- ğumuzu görür görünüşte zevk aldıklarını arz ederler. Sonra da arkamızdan bizi ayıplarlar."
Bu satırlarda Konya’yı Küçültecek bir eksiklik olamaz Çünkü bundan on yıl önce İzmir gibi büyük bir kentimizde, bana Mevlânâ'dan söz ederken bir din hocasının; “Efendim, Mevlânâ dediğiniz düdükçünün biri” deyivermişti. Dinle musikiyi, bugün bile içine sindiremeyenler var. Bir de buna semah yapmayı, Türklerin, Orta Asya'dan getirdikleri bu coşku dolu dönüşleri ekleyin. Mevlânâ'nın, derslerine gelmeyip bütün günlerini. Tanrı mesajcısı olarak karşısına çıkan Şems'le beraber geçirişini, direklere tutunup. “Allah Allah" diye dönuşlerini ekleyin ve bir şeyi daha dikkate alın: Bütün tarikatlar Horasan, Bağdat yörelerinde kuruldu. Selçuk ve Osmanlı devletinin toprakları üzerinde en olgun, en bereketli güllerini açan tarikatların hiçbiri, Anadolu damgalı değildi. Tüm Türkeli gibi Konya da buna yavaş yavaş alıştı ve Mevlânâ'yı kısa sürede bağrına bastı. Mevlânâ'yı öylesine büyülttü, yüceltti ki hakkında masallaşmış mucize öyküleri yarattı. Ve Celâleddin’i yücelttikçe yüceltti.
Milliyet Gazetesi 12.12.1990 sayfa 13 Bilge İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana Yazan:Rüştü Şardağ

DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK DİLEĞİYLE...

[1] Beyazıt’ın asıl adı Tayfur bin Isa'dır. Horasan'ın hatta tüm velilerin ulularındandır Kerametleriyle ünlüdür. Horasan’ın Bistam kentindendir

Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.