ÖLÜM VARKEN ÇELIŞKI OLMAZ...
İÇİNDEKİLER Giriş: Umrumda Değil 1. Öleceksin 2. Ciddiyet Hastalığı 3. Anlam Arama Tuzağı 4. İnsanların Dertleri 5. Maskeler, Onay ve Kalabalık Yalnızlığı 6. Sevmek 7. Aşk, Bağımlılık ve Bırakmak 8. Öfke: Yanlış Bağlanmış Kablolar 9. Mutluluk, Boşluk 10. Kıskançlık 11. Plan, Gelecek ve Kontrol İllüzyonu 12. Kaybetme Korkusu 13. Para, Başarı ve Kariyer 14. Rutinin Hapishanesi 15. Tanrı, Hiçlik ve Bilinç 16. Makine Düşünür, İnsan Ölür 17. Yaşamak İçin Biraz Saçmalamak 18. Pişmanlık ve Yaşanmamış Hayatlar 19. Son Gün 20. Rüzgâr İşini Biliyor: Ölüm Varken Çelişki Olmaz 21. Son Söz 22. Dipnotlar / Referanslar
RÜZGÂR İŞİNİ BİLİYOR
GİRİŞ:
Ölüm Varken Çelişki Olmaz
“Umrumda Değil”
O sabah yine işe gidiyordum. Şehir her zamanki gibi beton,
korna, egzoz ve aceleyle doluydu. Belediye otobüsünün
camına yaslanmış, dışarıdaki "radyasyonlu renkleri"
izliyordum. Şehir, sanki üzerine asit dökülmüş bir tablo
gibiydi; çiçeksiz bahçeler, betona teslim olmuş ormanlar ve
her köşe başında pusuya yatmış bir "rant kaygısı".
Uykusuzdum, mutsuzdum; otobüsün camından bakarken,
trafiğin yoğun olduğu yolda, park yeri kapmaya çalışan iki
lüks aracın kornalarından yükselen o "kuru gürültüyü"
duydum. İki bin yıl önce yaşamış olan Seneca’nın felsefesi, o
an egzoz dumanlarının arasından fısıldamış gibi zihnimde
şöyle yankılandı: Sanki sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi
borçlanıyor, ama yarın ölecekmişiz gibi korkuyorduk.
Otobüste, yanında oturan adama baktım. Adam sürekli
ekranı yeniliyordu. Bir şey paylaşmış belli ki. Beğeni
bekliyor. Onay bekliyor. Küçük küçük dijital aferinler.
Birden yaşım aklıma geldi. Kırk Sekiz yaşındaydım. Kırk
sekiz yıl. Az değil. Neredeyse çeyrek asır. Sonra garip bir
hesap yaptım kafamdan. “Ben kırksekiz yıl yaşadım da
gerçekten ne kadarını yaşadım?” “Kaç günü kendim için
yaşadım? Kaç günü başkaları ne der diye harcadım?” O
sırada otobüs camında kendi yansımamı gördüm. Gri takım
elbise. Yorgun yüz. Uykusuz gözler. İlginçtir o yansımamın
arkasında başka biri vardı sanki. Kesinlikle vardı.
Çocukluğum.
Hani bir şeyleri paylaşmayı bilen, kazanmayı bu kadar ölüm
kalım meselesi yapmayan çocuk.
Ağlasa bile beş dakika sonra ufacık bir gülümsemeyle veya
oyunla neye ağladığını unutan çocuk. O çocuğa baktım.
İçimden şöyle dedim:
“Büyüme çocuk. Büyüyünce insan otopark kavgası yapan
adamlara dönüşüyor.” Bunu düşününce hafifçe
gülümsedim. Keşke sadece onlara dönüşsek. İneceğim
durağa gelmiştim. Otobüsten indim ve o beton, korna, egzoz
ve aceleyle dolu akışa bir damla olup rutinime doğru yol
aldım.
İşe doğru yürürken kaldırımda aceleyle yürüyen insanlara
baktım. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu garip olan
kimse nereye yetiştiğini bilmiyor gibiydi. Sanki şehir koca
bir koşu bandıydı; herkes terliyordu sadece kimse
ilerlemiyordu. O an içimden şu cümle geçti: “Umrumda
değil.” Ancak bu cümlede öfke yoktu. Kimseyi
küçümsemiyordum, kimsenin hakkını yok saymıyordum,
hayattan kopmuyordum. Sadece seçiyordum. Neyi
taşıyacağımı, neye cevap vereceğimi, hangi sesi içime
alacağımı seçiyordum.
Bir korna çalıyor, biri yan bakıyor, bir mesaj geç geliyor, bir
plan bozuluyor, bir cümle canını sıkıyor. Bunların hepsini
içeri alırsan, günün sonunda kendine yer kalmıyor. Ben
artık buna izin vermek istemiyordum.
İş yerine vardığımda kapının önünde birkaç kişi sigara
içiyordu. Her zamanki konuşmalar başlamıştı: kim ne
demiş, kim kimin arkasından ne konuşmuş, hangi müdür kime ne ima etmiş... Eskiden bu konuşmaların içine hemen
çekilirdim. Ancak yol boyunca içimden geçen “umrumda
değil” söz beni durdurmuştu.
Selam verdim. Gülümsedim. Konuya girmedim. Bu küçük
bir şey gibi görünebilir biliyorum ancak insanın hayatı
bazen böyle küçük kapılardan değişiyor. Bir dedikoduya
girmemek. Bir tartışmayı büyütmemek. Bir bakışı kişisel
algılamamak. Bir cümleyi gece yatağa taşımamak. İşte
benim “umrumda değil” dediğim şey buydu: dünyaya sırtımı
dönmek değil, dünyanın her sesini ruhuma sokmamak.
Masama oturdum. Önümde yine dosyalar vardı. Yapılacak
işler vardı. Ertelenmiş cevaplar vardı. Birkaç can sıkıcı
mesele de vardı tabii. Hayat o kadar cömert davranmaz; sen
fark ettin diye sana çiçekli yol açmaz.
Bugün ben biraz değişmiştim. İlk dosyayı açtım, derin bir
nefes aldım ve kendime şunu söyledim: “Bunu yapacağım.
Yaparken bunun altında ezilmemeye dikkat edeceğim”
Belki hayatın sırrı buydu: kaçmak değil, ezilmeden yapmak.
Sevmek ama yapışmamak. Çalışmak ama kendini işe
gömmemek. Plan yapmak ama plan bozulunca dağılmamak.
İnsanları dinlemek ama her sözü kader sanmamak.
O gün hiçbir büyük devrim olmadı. İstifa etmedim. Dağa
çıkmadım. Telefonu denize atmadım. Kimseye uzun bir
manifesto okumadım. Sadece biraz daha hafif ve sakin
yürüdüm. Belki de asıl değişim böyle bir şeydi. Dışarıdan
bakınca kimse anlamaz. Aynı adam, aynı gömlek, aynı masa,
aynı şehir. Bir ufak fark var artık. İçeride bir yer değişmeye
başladı.
Eskiden her şeyi sırtlanan ben, ilk kez yüklerin hepsinin
bana ait olmadığını anlamaya başladım. Ve işte o an biraz
özgürleştiğimi bile hissettim.
Bu arada, bu cümleyi doğru anlamak gerekir. Çünkü
“umrumda değil” dediğin anda insanlar hemen başka bir
yere götürüyor meseleyi. Sanki herkese sırtını dönmüşsün,
sorumluluklarını yakmışsın, insanları yok saymışsın gibi
davranıyorlar. Hayır. Benim kastettiğim bu değil.
Umursamazlık başka bir şeydir. Umursamazlık, başkasının
hakkına, duygusuna, varlığına karşı körleşmektir. İnsanı
soğutur, sertleştirir, hatta bazen kendinden bile uzaklaştırır.
Benim söylediğim şey o değil.
Benim “umrumda değil” dediğim şey, gereksiz olanı
ayıklamaktır. Her sesi içeri almamaktır. Her bakışı hüküm
sanmamaktır. Her korna sesini, her imayı, her geç kalmış
mesajı, her yüz ifadesini ruhunun ortasına oturtmamaktır.
Çünkü bunu yaparsan, hayat gerçekten kısa gelir. Kısa
olduğu için değil; sen onu başkalarının gürültüsüne
harcadığın için.
Seneca, yaklaşık iki bin yıl önce Yaşamın Kısalığı Üzerine
adlı eserinde tam da bu yere dokunur. Hayatın kısa
olmadığını, bizim onu boşa harcadığımızı söyler. İnsan
lükse, ilgisizliğe, başkalarının işlerine duyduğu uşakça
meraka kapılır; sonra ölüm kapıya dayandığında aslında hiç
yaşamamış olduğunu fark eder. Bu cümle bugün de aynı
yerden vuruyor. Çünkü hâlâ aynı şeyi yapıyoruz. Sanki
sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi borçlanıyoruz, ama yarın
ölecekmişiz gibi korkuyoruz. İşte o çelişki, rüzgârın sesini
duymamıza engel olan asıl gürültü.
Zamanın genişliği biraz da buradadır. Simone Weil’in dikkat
üzerine düşünceleri bu yüzden önemlidir. Ona göre gerçek
dikkat, insanın bir şeye verebileceği en derin değer
biçimlerinden biridir. Hatta “saf dikkat, sevginin en yüksek
biçimidir” der. Şimdi düşün: Dikkatini neye veriyorsun?
Gerçekten yaşadığın ana mı, yoksa başkalarının senin
hakkında ne düşündüğüne mi? Eğer bütün dikkatin
dışarıdaysa, hayat daralır. Fakat dikkati geri çekip yaşadığın
ana verdiğinde zaman genişler. Aynı dakika daha derin olur.
Aynı sokak başka görünür. Aynı iş günü bile biraz daha az
ağır gelir.
Bu yüzden “hayat kısa” cümlesi bazen eksik kalır. Belki de
hayatı kısaltan, onun süresi değil; bizim onu bekleyerek,
erteleyerek ve başkalarının gözündeki halimizi onarmaya
çalışarak harcamamızdır. Daha mutlu görüneceğim, daha
başarılı olacağım, daha çok onay alacağım diye bugünü
yarının hizmetçisi yapıyoruz. Oysa elimizde olan tek şey
bugün. Dün geçti, yarın gelmedi; bizse bugünü bile çoğu
zaman başkalarının sesine kiraya veriyoruz.
İşte “umrumda değil” demek burada başlıyor. Sahip
olduğum tek gerçek sermaye olan zamanı, başkalarının dert
olmayan dertlerine sermaye etmeyeceğim demektir.
Herkesin duygusunu, beklentisini, yargısını, korkusunu
sırtımda taşımayacağım demektir. Bu kaba olmak değildir.
Bu seçici olmaktır.
Çünkü gerçekten yaşamakla sadece var olmak aynı şey değil.
Çoğu insan yaşıyor gibi görünüyor, aslında sadece günü
tamamlıyor. Sabah kalkıyor, işe gidiyor, dönüyor, yemek
yiyor, ekrana bakıyor, uyuyor.
Sonra yıllar geçiyor. “Ömür nasıl geçti anlamadım” diyor.
Anlamazsın tabii. Çünkü sen yaşamı değil, tekrarları
biriktirdin. Elli yıl yaşamış olabilirsin de bunun otuz yılı
başkalarının senden beklediği kişi olmaya çalışmakla
geçtiyse, orada hayat değil, uzun bir prova vardır.
Ben “umrumda değil” derken bunu kastediyorum.
İnsanların benim hakkımda ne düşündüğü umrumda değil.
Başarılı görünmeye çalışmak umrumda değil.
Herkesin beni doğru anlaması umrumda değil. Mutlu
görünme baskısı umrumda değil. Gelecek kaygısını kutsal
bir görev gibi taşımak umrumda değil. Çünkü bunların çoğu
geçici. Çoğu gürültü. Çoğu rüzgâr.
Bu arada: “İnsanların ne düşündüğü umrumda değil”
demek, dünyaya kulaklarını kapatmak değildir. Her sözü
çöpe atmak değildir. Kulağına gelen sesi süzgeçten
geçirmektir. Mevlânâ’ya atfedilen o yaklaşım burada işe
yarar: Söze bakacaksın, söyleyene bakacaksın. Sözün içinde
bir hakikat var mı? Söyleyen kişinin kendi hayatında bir
karşılığı var mı? Yoksa sadece kendi karmaşasını senin
üzerine mi boşaltıyor?
Bunu yapmadığında, trafikte sana korna çalan yabancının
öfkesini bile kendi ruhuna bulaştırırsın. Birinin kötü
gününü kendi değerin sanırsın. Birinin yargısını kader
yaparsın. Birinin eksikliğini kendi suçun gibi taşırsın. Sonra
yorulursun. Sonra da “hayat zor” dersin. Hayat bazen
gerçekten zordur, evet. İşin ilginç tarafı çoğu zaman biz zor
olmayanı da sırtımıza alıp zorlaştırıyoruz.
Epiktetos’un söylediği yer de burasıdır. İnsanları rahatsız
eden şey olayların kendisi değil, olaylar hakkındaki
yargılarıdır.
Başkalarının senin hakkındaki düşünceleri dışsal bir şeydir;
senin tam kontrolünde değildir. Mevlânâ’nın terazisiyle
Epiktetos’un filtresini birleştirdiğinde basit bir sonuç çıkar:
Eğer söyleyenin sende bir kredisi yoksa, sözünün de hükmü
olmamalı. Herkesin cümlesi sana girme ve seni germe
hakkına sahip değil.
İnsanların çoğu, senin nasıl yaşadığınla değil, senin
üzerinden kendi doğrularını nasıl ispatlayacaklarıyla
ilgilenir. Biri senin tercihini yargılar, çünkü kendi tercihini
temize çıkarmak ister. Biri senin rahatlığını küçümser,
çünkü kendi gerginliğini erdem sanmıştır. Biri senin yolunu
anlamsız bulur, çünkü kendi yolundan şüphe etmeye
cesareti yoktur. Sen onların bu sahnesinde figüran olmak
zorunda değilsin.
“Umrumda değil” derken kariyerini yak, başarıyı elinin
tersiyle it, bütün rollerinden vazgeç demiyorum. Başarı,
kariyer, unvan, sorumluluk; bunların hiçbiri düşman değil.
Sorun, bunları hayatın merkezine koyduğunda başlıyor. Bir
kıyafet gibi giyip çıkarabileceğin şeyi tenin sanarsan, işte o
zaman nefessiz kalırsın.
Kariyer bir yol olabilir ama varlığının ispatı değildir. Başarı
güzel olabilir ama değerinin ölçüsü değildir. Bir unvan işe
yarayabilir ama o unvan elinden gittiğinde geriye kalan kişi
çöplük gibi hissediyorsa, artık sen unvanı kullanmıyorsun;
unvan seni kullanıyordur.
Başarma arzusu seni canlı tutuyorsa devam et. Fakat o arzu,
seni kör ediyor, “başaramazsam ölürüm” noktasına
geliyorsa, orada durmak gerekir. Çünkü o noktada hayat
oyun olmaktan çıkar, karanlık bir şantiyeye döner. Benim
kabul etmediğim şey bu. Başarının, kariyerin, onayın, rolün
ölüm kalım meselesi haline getirilmesi. Çünkü ölüm zaten
sonunda gelecek.
Ve geldiğinde fark etmeyeceksin. O yüzden bunları
kullanabilirsin. Ama körleşmemeye çalışıp, yol olarak
görürsen. Mezar taşı yapmamış olursun.
Marcus Aurelius’un kendine sorduğu soru burada çok
çarpıcıdır: İnsan kendini herkesten çok sever ama nedense
başkalarının kendi hakkındaki fikirlerine, kendi fikrinden
daha çok değer verir. Bu büyük bir çelişkidir. Kendi hayatını
yaşıyorsun ama değerini başkasının bakışına emanet
ediyorsun. Başkasının onayı bir uyuşturucu gibidir; aldıkça
daha fazlasını istersin. Bir gün bakarsın ki hayatın,
tanımadığın insanların alkışına bağlı hale gelmiş.
“Umrumda değil” dediğinde o hapishanenin kapısını
içeriden açarsın. Dışarıdaki herkes susmaz. Dünya
değişmez. İnsanlar yine konuşur. Trafikte yine korna
çalarlar. İş yerinde yine ima ederler. Sosyal medyada yine
yargılarlar. Ama sen hepsini içeri almazsın. Fark budur.
Değişen dünya değil, dünyanın sende kapladığı yerdir.
Ben bu kitabı sana bir şey öğretmek için yazmıyorum. Zaten
kimsenin kimseye öğretecek çok büyük bir şeyi yok. Ben
sadece bir pencere açıyorum. Oradan bakınca görünen şey
şu: Aslında o kadar da önemli değil. Ama bu, hiçbir şeyin
değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, her şey geçici olduğu için değerli. Her şey bir gün rüzgâra karışacağı
için bugün daha gerçek yaşanmalı.
Bu sayfalarda ölümden kaçmayacağız. Ciddiyetin
sırtımızdaki boş bir yük olduğunu göreceğiz. Anlam
arayışının bazen nasıl bir tuzağa dönüştüğünü konuşacağız.
Gelecek diye kutsadığımız şeyin çoğu zaman bir illüzyon
olduğunu fark edeceğiz. Ve en önemlisi, “umrumda değil”
demenin bir vazgeçiş değil, özgürlük olduğunu anlamaya
çalışacağız.
Ve işte o an biraz özgürleştiğimizi bile hissedeceğiz. Çünkü
bana göre özgürlük bazen büyük kapıları kırmak
olmamalıdır. Bazen sadece şunu diyebilmektir: “Umrumda
değil.”
Bu denge önemli. Sadece unutursan kör olursun. Sadece
hatırlarsan felç olursun. İkisini birlikte tutarsan rahatlarsın.
Öleceksin. O zaten ölümün sorunu. Sen bugün biraz daha az
kasabilir, biraz daha gerçek yaşayabilirsin.
Çünkü ölümün olduğu yerde çelişki uzun süre barınamaz.
Ve biz o son an geldiğinde fark etmeyeceğiz. Elimizde kalan
tek dürüst imkân, aldığın her nefesi kendine hediye
etmektir.
Hadi, derin bir nefes al.
Başlayalım.


Yorum Bırakmak İster misiniz?