Header Ads

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Hakkında Kısa Bilgiler

Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabını okuduktan sonra ki izlenimlerimi ve beğendiğim birkaç paragrafı sizlerle paylaşıyorum

 


Saatleri Ayarlama Enstitüsü 1947-1949 yılları arasında Yeni İstanbul gazetesinde bölümler halinde yayımlanmış. 1961 yılında yazarın vefatından birkaç ay önce roman halinde basılmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaşarken yayınlanan son kitabıdır.    




Saatleri Ayarlama Enstitüsü; adına bakıp da yanılgıya düşmeyin. 371 sayfalık kitabın sadece son 148 sayfasında enstitü romana dahil olur. Bütün yorumcular metafizik öğelerden, batılılaşma sancısından bahsetse de kitap Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mizahı üslubu ile bütünleşmiş,  meseleleri alaycı bir üslupla hicvetmiştir.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Ahmet Hamdi Tanpınar



Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kitabının başkahramanı Hayri İrdal’ın çevre ve insan etkisiyle savrulan hayatı ve macerasını konu ediyor. Bence bu kitapta okuyucuların en çok atladığı şey, hayat seçimlerini kendisi yapamayıp, akıntıdan akıntıya sürüklenen bir adamın trajikomik hikâyesi olması. 

Cumhuriyetin ilk dönem insanıyla günümüz insanı arasında değişmeyen en belirgin kaygı “ne olacağım” kaygısıdır kuşkusuz. Sabahattin Ali'nin eserlerinde de sıkça rastladığımız ekonomik zorlukların şekillendirdiği hayatlara bu romanda insanlar da etkili olmuştur. Çocukken ne olmak istersin sorusu bizi ne kadar heyecanlandırsa da. Tüm çocukluk ve gençlik hayallerimizi bırakıp, Sıradan ve ekonomik kaygıların gölgesinde iş tercihleri yapmıyor muyuz? Tabi tüm romanlarda olduğu gibi bu kaygılar da romanın bilinçaltına gizlenmiş, ana temadan uzak gibi görünse de iç içe bezenmiştir. Eğer dönem kelimelerine çok hakim değilseniz, okurken sözlük bulundurmanızı tavsiye ederiz.  Farsça ve Osmanlıca kelimelerin sıkça kullanıldığı kitaptaki en dikkat çeken ayrıntı mamafih sözcüğünün sık kullanımı.



 Bu etkileyici kitaptan size yirmi alıntı seçtim iyi okumalar.
 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kitabının Hürriyet sözcüğü üzerine yazılan paragrafı benim çok ilgimi çekmiştir.

Hürriyet, bu kelimeyi bugün sadece siyasi anlamında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki. Hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizligin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtların altında kaybolan bir nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna sokaklara fırladık.



Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kitabında ki kahramanlardan biri olan Seyit Lütfullah için yazılan paragraf günümüzde hatta gelecekte bile böyle insanları tanımlamak için kullanılacaktır.
  Onun acayip gölgesi doğrudan doğruya yalanın boşluğunda yüzüyordu. O maskenin,yahut ödünç kişiliğin ta kendisi idi. Çok hayali bir piyeste asıl baş rolü, hakikatin tam inkarı üzerine alan aktör tasavvur edin ki. Oyunun yarısında sahneyi, ödünç şahsiyetini günlük hayatında yaşamak için bırakmış olsun ve o kıyafetle ve karakterle şehre, sokağa, insanların arasına fırlasın. İşte bu küçük gruba bir yığın merakı, ihtirası aşılayan, onların kendi başlarına kalmış olsalar çok tabii geçecek hayatlarını altüst eden Seyit Lütfullah bu çeşit bir adamdı. Onda yalanın nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmezdi.



İnsan karşısındakinin anlayabileceği kadar kendini anlatabilir bu paragrafın özeti olabilir. Yoksa olmayabilir mi?

  Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi anlatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir. İnsan insanla konuşamaz.



Garip bir sessizlik vardı. Koca bina her şeyi inkar eden bu sessizliğin içinde, ölü bir suda çalkalanan bir gemi enkazı gibi sessiz sedasız yüzüyordu.







  Her devrin ve her yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki, bütün zihniyeti ve inkarı güç realiteleri ifade eder. Şöför kelimesi bunların şüphesiz en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir.  İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havaya bıraktığını ikinci hecede adeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şiveden söylenirse söylensin o daima manalıdır.

Yıllar önceki Levent Kırca'nın Olacak O Kadar parodi programında Kibariye'nin annesinin Şöför yakınması bu kelimenin ne kadar manalı olduğunu bir kez daha göstermiyor mu?


Sanki bir deniz altı kovuğunda yürüyormuşum gibi bir türlü kavrayamadığım fikirler,bilgi kırıntıları ayaklarıma dolaşıyor, her kımıldandıkça köksüz asabiyetler, süreksiz ümitler, yersiz inançlar çürümüş yosunlar gibi kollarıma ve vücuduma sarılıyor, beni daha derinlere doğru çekiyor, gözlerimi her açtıkça ucunu bucağını göremediğim heyula davalar yarı karanlıkta gözlerime saldırıyorlardı. Sonra hepsi birden bir mürekkep balığı gibiyken savurdukları dumanın içinde kayboluyor,



  Havada sanki yüzlerce melek maddesiz kanatlarıyla uçuşurlar, çok yavaş fısıltılarla kulağına ninni söylerler, Uykusunun peteğini masum rüyaların balıyla doldururlardı.





  Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Artık emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetme ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek, dört yanımı kaplamayacaktı.





 Benim biçare, ürkek tebessümümün, yan bakışlarımın kim farkında idi? Orada, karşılarında emin, kudretli, zalim, kırıcı hüviyetiyle her şeyi yangın kulesinin tepesinden seyreden otoritesi ve sevimsizliğiyle parlarken bendeki değişikliği fener tutsam bile kimse göremezdi.





  Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: insanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.





  Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım?  Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.





 Hâlbuki asıl onun yanında rahatsızdım. Gündüz hayatında kavga zamanları, eğlence ve sinema hariç, o kadar sakin, tatlı surette tembelliğe müsait olan karım uykuya dalar dalmaz bir nevi cambaz kesilir, kolları, elleri, bacakları birdenbire çoğalır, imkanları genişler, bir örümcek gibi yüzükoyun yattığı yerden  her nevi plastik danstan zenci ibadetlerine kadar perde perde yükselip alçalan bir hareket sar’asına tutulur, bu çoğalmış aza beni dört bir tarafımdan sarar, dürter, acayip terkipler halinde vücuduma yapışır, hoyrat itişlerde ayrılırdı.






  Nasıl deryadil değilsem, nasıl ilm-i simya, ilm-i cifr ve eski tabebeti bilmiyorsam, başımdaki bereye, birdenbire ağarmış saçlarıma, traşsız sakalıma ve derviş halime rağmen nasıl hiçbir tarikattan değilsem, öylece saatten anlamıyordum. Fakat yalana alışmıştım. hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi. Yalancı idim. Binaenaleyh saatten çok iyi anladığımı söylemem lazımdı.



  Görmezler. Daha doğrusu dikkat etmezler. Saat de insan vücudu gibidir. Çok defa alışılmış hastalıklar aranır. Yalnız bir fark vardır. Doktorlar tedavi ettikleri insanların bünyesini bazen bozarlar amma, herhangi bir uzviyeti değiştiremezler. Hâlbuki bazen saat tamirinde bu olur.





  Kafamızdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihtimal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile cezasını öderiz.





 Oda sıcak, fakat siz yine örtünün, kollarınızı, boynunuzu, göğsünüzü örtün. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin.





  Bu evvela üzerimden bahsettiğim ağırlığın kalkmasıyla başladı. Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Hatta dünyaya bakışım, eşyayı görüşüm, insanları anlayışım değişti. Vakıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu hatta çok defa bana rağmen oldu. Fakat oldu.



  Ben kanepenin bir köşesinde adeta susta duruyordum. Daha doğrusu reçel kavanozuna düşmüşüm gibi bütün ömrümce tatmadığım bir yığın tatlı serzenişler içinde yavaş yavaş boğuluyordum






  Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan bir insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi. Ayrıca tuhaf bir izzetinefis anlayışı vardı. Bütün……………….





  Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur! 

Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.