Header Ads

KEMAL SADIK,Yaşar Kemal olmadan önceydi



Yaşar Kemal Asıl adı Kemal Sadık

  SON zamanlarda Yaşar Kemal’le ilgili çok yazı yazdım, çok yazı okudum.  çoook eski günlere dönmekten kendimi alamadım. Unuttuklarımızı anımsayalım dedim. Çukurova'dan, yeryüzüne uzanan bir “merhaba"nın başlangıcı sizlerle paylaşmak istedim.

Bu eskileri karıştırmak ayrı bir keyif oldu benim için, bildiğimi sandığım ne kadar çok yarım kalmış bilgilerim varmış. Yaşar Kemal ile ilgili, Zeynep Oral'ın yazdığı bir yazıya denk geldim, çok keyif aldım ve sizlerle paylaşmadan edemedim.Yaşar Kemal, Yaşar Kemal olmadan önce diye başlayıp zorluklardan doğan kazançları anlatmış, bir hayatın hep kötülüklerle devam etmeyeceğini, insanın kendi yaptıkları ile ne kadar güzelleşebileceğini hissettirdi her ne kadar başkaları yanlış yapsa da...

YAŞAR Kemal,Yaşar Kemal olmadan önceydi: 

Günün birinde. Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite Köyü'nün camiinde tam namaz vakti silahlar patladı. Dua etmekte olan Sadık Yaşar vuruldu. Kan davası... Sadık Yaşar'ın 5 yaşındaki oğlu Kemal Sadık her şeyi gördü. Cinayet, gözünün önünde işlendi... Büyük bir şok.. O an dili tutuldu. Kekelemeye başladı. Ama burası Çukurova. Bir çocuğun, hele Kemal Sadık gibi türküye meraklı bir çocuğun ilelebet kekeme kalması söz konusu değildi. Türküleri öğrene. söyleye açacaktı dilini. Kemal Sadık büyüyecek ve o dille kekemelik, tutukluluk bir yana, - gürül gürül çağlayan, duru, aydınlık akan bir dille destanlar yaratacak, destanlarıyla dünyayı fethedecekti...

Günün birinde, Hemite köyünde kurban kesiliyordu. Her nasıl olduysa, kurbanı kesenin elinden fırlayıverdi koca bıçak. Bula bula, gitti, dört beş yaşın- daki Kemal Sadık’ın gözüne saplanıverdi. Millet koştu, çocuğun başına üşüştü. Yok. bir şey olmadı, dediler... Şimdi geçiverir. dediler... Yıllar sonra anlaşılacaktı kı. Kemal Sadık'ın sol gözü görmüyor. Ve artık çok geçtir, o göz tedavi edilemez... Kemal Sadık büyüyecek: çevresine, yöresine, doğaya, insana ve bütün bunların taa en derinine öyle bir bakacaktı iki gözü görenlerin de germediklerini görecek, bununla da yetinmeyip, bizilere de gösterecekti... 

Önce Kadirli llkokulüna gitti, sonra Adana'da Ortaokula... Son sınıftan ayrıldı. İlkokul yıllarından başlayarak. Çukurova’da pamuk tarlalarında ırgatlık, su bekçiliği. Irgat katipliği, çiftlik katipliği, hademelik, amelebaşılık, arzuhalcilik gibi sayısız işte çalışarak, “Yaşam Üniversitesı’nden mezun oldu.
 Çocuktu, her yaz. sekiz yıl boyunca her yaz. su bekçiliği yaptı. Pirinç tarlalannın ortasında 74 kilo- metre boyunca Savrun Göze'sinı bekledi. Kilometrelerce yürür dururken, otlarla, kır çiçekleriyle, su- larla. dağlarla, kuşlarla, anlarla arkadaşlık etti. Herbirinin binbir halini en küçük ayrıntısına dek tanıdı. 90 pınar karışır birbirine, koca su olur akar. Birbirine hiç benzemeyen suları tanıdı. Kendi deyişiyle "o zamanlardan taktı kafayı doğaya"...  
İlk gençlik yıllarında okudu, habire okudu. 17'sin- de İlyada’yı okuyordu örneğin... Pamuk tarlalarında ırgatlık, su bekçiliği yapan bir çocuk, ortaokuldan ayrılma birçok nasıl olur da "çok okur", okuma olanağı bulabilir?
Haklısınız bu soruyu ben de sormuş tum. Ve yanıtı, kahkahası bol bir gürlemeyle gelmişti: ‘Adana'da Ramazanoğlu Kütüphanesi'nde hademelik yaparsa o çocuk, bal gibi okur!" Kütüphanede, hademelik yapmakla kalmıyor, orada yatıp kalkıyordu. Kütüphanede bir müdür vardı, bir de o. Müdür, pek uğramazdı. Kütüphaneyi sabah dokuzda açan, akşam beste kapatan, hademelik de yapan çocuktur. Kendi deyişiyle "yirmi bin cilt benim gibi deliye kalmış." O "deli çocuk". Ramazanoğlu Kütüphanesi’ne yalnız Homer'i değil. Çehov'u, Dostoyevski'yi. Stendhal'ı, Sait Faik'ı ve daha nicelerini keşfedecekti... (Hayır, hayır. Faulkner,daha sonra... Onu keşfetmesi için Tilda'nın sahneye girmesi gerekiyor. Tilda. ona Faulkner'ın kitaplarını sözlü olarak çevirecekti. 1952'de... Tilda, yazarın o gün bugün, karısı, arkadaşı,yoldaşı..-. Ve bana. sık sık "her büyük yazarın yanında mutlak bir Tilda olmalı” dedirten insan...) 

İlkokuldan, 9, 10 yaşlarından başlayarak, halk Şairiydi. Ona "Aşık Kemal" derlerdi. O zamanlar köy köy dolaşan destan anlatıcıları vardı. Aynı destanı herkes başka başka anlatırdı. Bu çocuk Köroğlu Çatmakla ünlenmiştı. Ayağına kara şalvar giyer, eline bastonunu alır, beli bükük dolaşır, anlatırdı. ("Öyle dik durursan, inandırıcı olmaz!”) Destanı anlattıktan sonra, cebinden sarı defterini çıkarır, "ağıt topluyorum" derdi. Ve analar, bacılar, başına üşüşür, ona ağıt yazdırırlardı. Yıllar boyu sürdürdü bu işi, topladığı ağıtları, türküleri her Adana'ya gidişte, sarı buruşuk kağıtlar halinde Arif ve Abidin Dino'nun önüne bırakıverdi. Abidin Dino'nun deyişiyle, "her getirdiği söz yumağı akıllara durgunluktu. Dehşetli acı. dehşetli güzel." Halk şairi, destan anlatıcısı, ağıt toplayıcısı “Aşık Kemal", köy köy,kahve kahve, kasaba kasaba, dağ ova dolaşır, destan anlatır, ağıt toplarken bir yandan da folklor araştırmalarını izliyordu.
Ve Pertev Naili Boratav,Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç’la mektuplaşıyordu. Hiç unutulmaz, ‘mektup zarfının üzerinde adres 'Fare öldürme kurumu amelebaşı' diye yazılı olurdu." Evet, artık amele başıydı ve yaşı 18’di...

★ SON zamanlarda Yaşar Kemal’le ilgili çok yazı yazdım, çok yazı okudum. Ama yeni romanıyla karşı karşıya geldiğim şu günlerde dayanamayıp, çoook eski günlere dönmekten kendimi alamadım. Unuttuklarımızı anımsayalım dedim. Çukurova'dan, yeryüzüne uzanan bir “merhaba"nın başlangıcı sizlerle paylaşmak istedim.

Alıntı:24.11.1997, Milliyet, Sayfa 7 Zeynep Oral



Hiç yorum yok

YORUM BIRAKMAK DÜŞÜNMEK VE PAYLAŞMAK İLE İÇ İÇEDİR. LÜTFEN DÜŞÜNDÜKLERİNİZİ PAYLAŞIN. YORUMLARINIZLA DAHA ÇOK PAYLAŞILALIM.

www.nerdenduydun.com. Blogger tarafından desteklenmektedir.